Stres, iyi ki var!

Stres, iyi ki var!

İnanılmaz yoğun bir hayat yaşıyoruz değil mi? Devamlı çok meşgulüz, yetiştirmemiz gereken işlerimiz var. En son ne zaman kendinize zaman ayırdınız, zihninizi dinlendirdiniz? Çamaşır makinasını bile çok çalıştırdığımızda ısınması, bozulması normal gelirken bu kadar yoğun çalıştırdığımız zihnimizi dinlendirmeyi neden düşünmüyoruz? Bu kadar yoğun çalışan bir şeyin gergin olması normal değil mi? Bu gerginliğin devamında yaşadığımız stresi de anlamlandırmak genellikle işimize gelmez. Çoğu zaman stresi pusuda bekleyen bir canavar gibi görürüz.

Bir çocuğun balonunu elinden kaçırması bir stres faktörüyken, bir hayvanın kendine av araması da bir stres faktörüdür. Stres konusunda çalışan öncü bilim adamlarından Selye’ ye göre stres, vücuda yüklenilen herhangi bir özel olmayan isteme karşı vücudun tepkisidir. Bireyin duygusal ya da fiziksel durumuna karşı olası bir tehdit sezdiğinde vücudunda ya da beyninde oluşan tepkiye stres diyebiliriz. İçinde bulunduğumuz ekonomik koşulları, politik karmaşayı, çarpık kentleşmeyi, rekabetçi hayatı ve teknolojik değişiklikleri göz önünde bulundurduğumuzda stressiz bir hayata ütopya diyebiliriz. Stresli anlarda beynin hipotalamus bölgesinden kortizol hormonu salgılanmaya başlar. Bilim camiasında stres hormonu olarak bilinen bu maddeyi aslında vücudumuz gerginlik anında bize yardımcı olması için üretir. Kortizol, sağlığımız ve huzurlu olmamızda önemli bir rol oynar, bizi harekete geçirir ve tehdit olarak tanımladığımız her problemle başa çıkmakta yardımcı olur. Kortizol seviyelerimiz iyi olduğunda, zihinsel olarak güçlü, açık ve motive hissederiz. Ancak, eğer düşükse ya da çok fazlaysa, kafası karışmış, kayıtsız ve yorgun hissetmeye daha çok eğilimli oluruz. Aşırı kortizol üretimi sonucunda insan vücudundaki kan basıncı ve şeker miktarı artar. Vücudun bağışıklık sistemi zayıflar.

Kortizol hormonunun vücuttaki varlığı gün içerisinde değişkenlik göstermektedir. Sabah saatlerinde en yüksek seviyede salgılanırken, günün ilerleyen saatlerinde azalmaya başlar ve geceleri en düşük seviyesine ulaşır. Gece uykusuzluk çekiyorsak bunun bir sebebi de kortizol seviyesinin düşmemesinden kaynaklanabilir. En temel stres kaynakları: kişilik tipi, yaş, cinsiyet, algı farklılığı, geçmiş tecrübeler, aile yaşamı, sosyo-ekonomik yapı ve iş ortamı olarak sınıflandırılabilir. Stresin belirtileri fiziksel, duygusal, zihinsel ve sosyal alanlarda ortaya çıkar.

Stres vücudumuzda 3 aşama şeklinde ilerler.

1. Aşama alarm evresi; bu evre ilk 24 saati kapsar, vücut stresle ilk defa yüz yüzedir ve hormonal olarak salgı burada başlar. Kalp atışı hızlanır, nefes alışveriş değişir, kan şekeri artar ve kaslar gerilir. Bu evrede vücut, tehlikeyle savaşmaya ya da tehlikeden kaçmaya karar verir.

2. Aşama direnç evresi; bu aşamada vücut oluşan sıkıntıyı tamir etmeye ve strese uyum sağlamaya çalışır. Vücuttaki tüm enerji stres kaynağını kontrol edebilmek için kullanılır ve vücudun direnci artar. Eğer organizma başarılı olursa stresin belirtileri ortadan kalkar.

3. Aşama tükenme evresi; stres belirtilerinin devam etmesi durumunda denge gerçekleşmezse vücut yorgun düşer ve tükenme evresine geçilir. Kontrol kaybolmaya başlar ve psikosomatik hastalıklar oluşabilir. Vücut artık stresle başa çıkamaz ve stres kaynaklı hastalıklardan olan baş ağrısı, ülser, kalp ve damar rahatsızlıkları yaşanır.

“Dünyada stres diye bir şey yoktur, sadece stresli düşünceleri olan ve buna göre hareket edenler vardır.” der Wayne Dyer. Bir problemi bilmeden o problemi nasıl ki çözemeyeceksek, kaynağını bilmediğimiz stresi kontrol altına almak da mümkün olmayacaktır. Mesele yaşadığımız stres değil, stresi yaratan durumlara ve olaylara yüklediğimiz anlamlardır. Bu durumda “Stres hakkındaki düşüncelerimizi değiştirmek bizi daha sağlıklı yapar mı?” sorusu aklımıza gelir. Strese girdiğimiz anlarda vücudumuzda yaşadığımız değişimleri, vücudumuzun karşılaştığı tehdite/meydan okumaya başa çıkmak üzere harekete geçmesi olarak görmemiz gerektiğiniz söylüyor Harvard üniversitesinin yaptığı bir araştırma. Strese verilen tepki aslında faydalı, bizi harekete hazırlıyor. Bu durumda stres hakkındaki düşüncelerimizi değiştirdiğimizde vücudumuzun strese karşı tepkisini de değiştirebiliriz. Stres, uygun nitelikte ve yoğunlukta olduğunda kişiyi geliştiren, ona tecrübe kazandıran, güçlendiren bir uyarıcıdır.

“Başarısız olmamıza neden olan şey stres değil, stresli durumlara tepki verme biçimimizdir.” der Wayde Goodall. İyi yönetilen stresin faydalı bir tarafı vardır, bu durum aşağıdaki tablodaki gibi psikolojide ters U diye de açıklanmaktadır.

Dodson Yasası performans ve stresi yukarıdaki tablo ile açıklamaktadır. Bir işi yüksek performansla yerine getirmek için üzerimizde baskı/beklenti yoksa ya da düşükse, o işe odaklanma durumumuz, enerjimiz, dikkatimiz ve dayanıklılığımız düşük olur. Baskı ve beklenti arttıkça “yüksek performans” alanına geçeriz, odağımız artar ve iyi bir performans sergileyebiliriz. Burada kalmak ancak optimum stres düzeyi ile mümkün olur. Öte yandan stresin çok yüksek düzeyde olması halinde kaygı, telaş, negatif düşünceler artar ve beynimizi bloke eder. Bu blokeden dolayı performansımız da zarar görür ve beklenen yüksek performanslı iş sonuçlarına ulaşamayız.  

Buradan da gördüğümüz üzere, belli miktardaki stres aslında bizim için iyiyken yüksek ya da düşük seviyedeki stres her anlamda bizi aşağıya çeker. Bu sebeplerden dolayı stresi yaratan durumların farkına varmak, onu tanımak ve bu süreçlerde nasıl hareket edeceğimizi bilmek bizi daha mutlu bireyler haline getirecektir. Stresi bir düşman değil de bir arkadaş olarak gördüğümüz taktirde birçok alanda ivmenin yukarıya doğru gittiğini birlikte izleyebiliriz. 

Nadir Hastalıkların Tek Çözümü -> Yetim İlaç

Grip, meme kanseri, böbrek yetmezliği… Bu hastalık isimleri hemen hemen herkes için tanıdık. Peki, “Spinal Musküler Atrofi”, “Ossteogenezis İmperfekta” hastalıklarını duydunuz mu?

Bu soruyu evet diye yanıtlamak mümkün değil. Çünkü bu hastalıklar, “nadir hastalıklar’ tanımına giriyor ve toplumda çok az sayıda görülüyor. Ancak tek bir hastalık nadir görülse de “nadir hastalıklar” grubunda o kadar çok sayıda hastalık var ki, tahminler dünyada 300 milyon, Türkiye’de ise 6-7 milyona yakın kişinin bu hastalıklardan mustarip olduğunu gösteriyor.

İşte bu nadir hastalıkların tedavisinde kullanılacak ilaçlar ülkemizde bulunmadığından bu grup ilaçlara “yetim ilaç” deniliyor.

Peki nedir bu yetim ilaç?

Dünyada 6 bin civarında nadir hastalık bulunmakta. Üstelik teşhisi zor olan bu hastalıkların tedavisi teşhisinden daha da güç. Tüm nadir hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlara ülkemizde “Yetim İlaç” denilmektedir. Adlandırılmasından da anlaşılacağı üzere bu tip nadir hastalık kitlesine hitap eden ilaçlar, ülkemiz ilaç endüstrisinde yer bulamıyor.  Bunun anlamı şu aslında; bir pasta yapmak istiyorsunuz, içindeki meyveleri ve diğer malzemeleri oldukça pahalı, yiyecek insan sayısı da az. Pastanın maliyetini kurtarma ihtimali belki de yok. O yüzden siz standart çikolatalı pastalarınızı üretmeye devam ediyorsunuz. Zahmetsiz, acısız ve bol kazançlı. Ama o özel pastaya ihtiyacı olanlar olabilir. Yurtdışından pastayı Türkiye’ye getirtmek ne kadar maliyetlidir bir düşünsenize?

İlaç pazarında işler şöyle yürür; satışı çok olacak, üretim maliyeti düşük olacak!

Sağlık Bakanlığımızın politikalarına da şöyle bir göz gezdirecek olursak; yurtdışından getirilecek bu tip yetim ilaçları geri ödeme kapsamı dışında bırakıyor. Hasta yakınlarını daha da mağdur ediyor.

Örnek bir nadir hastalık. SMA. İlacı ise Yetim İlaç.

Bu aralar en çok gündemde olan hastalık SMA (Spinal Musküler Atrofi). Klasik SMA hastalığı ağırdan hafife 4 tipten oluşur. SMA’da belirtilerin başladığı yaş geciktikçe hastalık seyri de daha hafif gelişir.

En ağır seyirli olan tip-1. SMA’da bebekler 6 ay öncesi hareket azlığıyla gevşek bebek (hipotonik bebek) olarak belirti verir ve sık solunum enfeksiyonları sonucu akciğer kapasitesi azaldıkça solunum desteğiyle yaşatılabilir ve bu bebeklerimizin %65 civarı iki yaşına varmadan kaybedilir. Bebek ölümlerinde dünyada ikinci sırada olan tiptir.

Size vereceğim en kötü haberse dünyada her 40 kişiden biri SMA taşıyıcısı Yani bu işin matematiği şu; ileride bu hastalığın sayısı bu kadar az kalamayacak. İki SMA taşıyıcısı sağlıklı ebeveynden doğacak her bebek için hastalığa yakalanma ihtimali %25’tir.

Sağlık Bakanlığı da 22.05.2017 tarihi itibari ile ülkemizdeki 131 Tip 1 SMA’lı bebeğe ve ailesine umut olmuştur. İlaçlarını geri ödeme kapsamına almıştır. Tabi ki bu iyi ama çok çok iyi bir gelişme değildir. Darısı diğer yetim İlaç bekleyen hastaların ve ailelerin başına olsun…

Neler yapılmalı?

Yetim ilaçların yerel üretimleri için Ar-Ge özel sektör teşvikleri olmalı.

İlacın ruhsat basamağı yapılabilecek en düzgün biçimde hızlandırılmalı.

Üniversite ortamlarında araştırmaları Tıp-Eczacılık-Genetik üçlüsünde çalışılmalı, teşvik politikaları ile desteklenmeli.

Gerekli yurtdışı kaynakları ülkemize de sağlanmalı. (Geri Ödeme Politikası ile)

Bu hastalar ve aileleri yetim duygusunu, kaybetmek korkusunu hayatlarından çıkartmalı.

 

Çarelerin var olduğunu bilerek ulaşamamak en büyük çaresizliktir. En büyük cezadır insana. Tıpkı bulutun ardındaki güneşten ışık ummak gibi…