KISKANÇLIK MI EGO MU?

 “MESLEKİ AYRIMCILIK”  KAVRAMININ KÖKENİ ASLINDA NEDİR?

“KISKANÇLIK” MI YOKSA “EGO” MU?

İnsanoğlu hedefleri ve idealleri öncülüğünde, güzel bir meslek edinme mantığını da güderek, haklı bir gerçek olan “ÖSS Puanı” da yettiğince güzel mesleklere sahip olmayı hedefler ve bunun için maddi-manevi uzun yıllar çalışır, çalışır… Ama ne yazıktır ki hikayemizin en masum yerleri, en tatlı flu kısımları diplomamızı elimize alana kadar mücadelesini verdiğimiz vize-final-yaz okulu evreleridir. Gerçeklerle yüzleşmek iş görüşmeleri ile yavaş yavaş başlar. Mülakatlar, çalışma hayatı, çalışma ortamı, çalışma arkadaşları, yönetici tipi, şirket tipi, maaş seviyesi derken her basamakta yeni yeni, tatlı tatlı sorunlar doğar, büyür ve gelişir. Her sabah telefonunuzdan çalan alarm sesi ile kaldığı yerden devam eder.

Çalışma hayatının pek çok acımasız döngüsünden geçtik, geçiyoruz. Mobbing kavramına daha evvel değinmiştim. (Henüz okumadıysanız bu yazıma ait linki aşağıda bulabilirsiniz.)

Mesleki Ayrımcılık…

  • Mesleki ayrımcılıklar en çok hangi noktalarda gözlemlenir?
  • Kıskançlık ayrımcılığa gebe midir?
  • Ayrımcılığa maruz kalmak size neler hissettirir?
  • Sizce ayrımcılığın çıkış noktası çekememezlik mi yoksa ego mudur?

Bu arada yeni görevimde insan kaynakları ile ilgilenmek bana farklı bakış açıları da kazandırdı bunu inkâr edemiyorum. İş veren olmanın zorlukları, aradığın personeli doğru zamanda ve doğru yerde bulabilmek vb farklılıklar da hayatıma son birkaç aydır girdi. Bu açıdan bakınca üzülerek söylemek isterim ki aranılan personeli yetkin ve etkili çalıştırmanın zorlukları da hat safhada. Bu derin konuya 2019 yılı yazı planımda bir başka kalite haftasında değineceğim mutlaka.

Gelelim esas konumuza…

Seçtiğimiz iş sahası mesleki ayrımcılığı tetikliyor olabilir. Çünkü Türkiye’ de sistem kargaşası sebebi ile pek çok mesleğin iş tanımı birbiri içerisine geçmiş durumda. Bunun en yoğun yaşandığı alan Kimya Mühendisliği, Çevre Mühendisliği, Endüstri Mühendisliği ve Eczacılık olabilir. Kendim de bu döngünün içinde bulunduğumdan konuya biraz fazla hâkim olmuş olabilirim.

İş alanlarının birbiri içerisine girmesi, kapsama alanlarının kesişmesi ve tüm bunlara bağlı olarak ortak iş sahalarında tercih edilmeleri mesleki gerilimi arttırmaktadır.

Bu döngüde örneklerle gidecek olursak; Kimya Mühendisliği; mesleki eğitimleri doğrultusunda üretim proseslerine hâkim, pek çok alanda yönetsel ve üretsel kavramların becerileri üzerine eğitim almış bir meslek dalıdır. Endüstrinin hemen hemen her dalında görev alabilmektedir. Bu durumda ne yazık ki mesleki çekişmelere ve ayrımcılıklara net biçimde maruz kalınmaktadır.

Bu durumu kişisel ve yönetimsel faktörler de desteklediğinde mesleki ayrımcılık artış göstermektedir.

  • Sizinle eş pozisyonda çalışan fakat sizden farklı bir mesleki ünvana sahip bir çalışma arkadaşınızın yaptığı iş (sonucu sizinki ile aynı olsa dahi) bilinçli olarak sizinkinden daha fazla beğeniliyor ve taktir görüyorsa
  • Üstleriniz sizin yaptığınız işleri görmezden gelerek meslek grubuna yönelik bir yönelim gösteriyorsa

Bunun nedeni bilin ki mesleki ayrımcılıktır.

Peki karşınızdaki çalışana karşı neden böyle bir tavır içerisine girersiniz?

Bence daha çok egosal sorunlardan bu tarz ilerlemeler görülüyor. Yalnızca kendi meslek grubunun bir işi başarabileceği, en çok bilgi birikiminin kendi mesleğinde olduğunu düşünme eğilimi, kendisini karşısındaki meslek grubundan daha aşağıda görmenin ters yansıması, kendisini karşısındaki meslek grubundan daha üst düzeyde görmenin yansıması, mesleki kıskançlıklar vb pek çok parametre ile “ayrımcılık” kavramı açıklanabilir.

Ayrımcılığa maruz bırakılan kişide; iş hayatından/mesleğinden soğuma, depresyon, yaptığı işte hata payının artışı, sosyal alanlarda güvensizlik, yalnızlaşma vb büyük psikolojik sorunlar görülebilir. Kimsenin sizlere bu tip duygular yaşatmaya hakkı yoktur.

Bunların hepsi insan ve psikoloji kaynaklı olup, her mesleğin zamanla herkes tarafından yapılabilirliğinin kabul edilmesi şarttır. Bitirilen okul, yapılan master ya da doktoralar kişinin anlık olarak kendini teorik anlamda donatması olup iş yaşamına neredeyse hiç etkisi yoktur.

Keşke tüm çalışma yaşamı bu duruma bu göz ile bakabilse ve yürekten çalışan ve gelişen bireylerin iş yaşamı ve başarıları desteklenip alkışlansa değil mi?

Kim bilir nice başarılı kimsenin, “ayrımcılık” sebebi ile geri plana çekilerek iş yaşamındaki yollarına ağır taşlar yığıldı.

Bence artık olaylara diploma olarak bakmak yerine iş zekası, verilen görev ve sorumlulukların yerine getirilmesi ve daha bir çok performans kriterleri ile objektif olarak bakılmalıdır. İş yaşamında başarının anlamları farklı yerlere çekilmemelidir!

Bireylerin kendi güçsüzlükleri başka anlamlar ve egolarla karşı tarafa mal edilmemelidir.

Bu hafta biraz daha düşüncelerime ve bana gelen geri bildirimlere göre bir konu seçtim. Benimle aynı fikirde olabilir/olmayabilirsiniz. Umarım iş yaşamınız boyunca “Ayrımcılık, Mobbing, …” gibi olumsuz kavramlar ile hiçbir zaman karşılaşmazsınız.

Şimdi sizlerden isteğim bu soruyu dürüst şekilde kendinize sormanız ve cevaplarınızı bana aşağıdaki iletişim yolu ile yollamanız.  Şimdiden teşekkürler.

  • ÇALIŞMA ARKADAŞINIZIN MESLEĞİ YAPTIĞI İŞİ NE KADAR ETKİLİYOR? (AYNI İŞİ HERHANGİ BİRİ DE YETERLİ ORYANTASYON İLE YAPABİLİR Mİ?)

Umarım yazımdan keyif almışsınızdır. Her türlü görüş, öneri ve yukarıdaki minik anketimin cevabı için iletişim adreslerim;

[email protected]                  [email protected]

https://ofistekiler.com/size-mobbing-diyebilir-miyim/

Kendine Aşık Olmak

Bundan yıllar önce, Pınar Kür’ ün Bilgi Üniversitesi’ nde verdiği “Yazmak-Yaşamak” adlı öykü yazarlığı seminerlerine devam etmiştim, on hafta boyunca. Büyük bir iştahla katıldığım bu seminer benim daha iyi yazmamı sağladı mı bilmiyorum ama bir romanın/hikayenin (dolayısıyla hayatın) nasıl okunması gerektiğine dair pek çok yeni bilgi edinmeme sebep oldu.

Seminerin beşinci haftasında, onuncu haftanın sonunda tamamlamamız gereken birer uzun öykü yazmaya başladık. Çağdaş Türk edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan Pınar Kür’ ün karşısına geçip saçmalamak olmazdı. O hafta neredeyse tüm zamanımı öykünün çatısını oluşturmaya ve iyi bir giriş kısmı yazmaya harcadım. Büyük gün gelip çattığında büyük usta karşısında sesim titreyerek yazdıklarımı okudum ve öykünün sonunu nasıl bağlayacağımı anlattım. Öykünün konusunu sevmişti. Kurgu iyiydi. Ancak giriş kısmını yazarken cümleler arasında boşluklar olduğunu, arada “şık ama konudan bağımsız cümleler” kullandığımı, bu cümlelerden kurtulmam gerektiğini anlattı uzun uzun.

Ertesi hafta birtakım düzeltmeler yapmış ama “şık ama konudan bağımsız cümleler”i çıkarmamıştım. Gerçekten güzel cümlelerdi ve ben bu tür cümleler kurabildiğimi gösterebilmek istiyordum. Pınar Kür, bu defa yazdıklarımı dinledikten sonra oldukça sert bir ifadeyle “o cümleleri çıkarmanı söylemiştim, hala duruyorlar” diye söylendi ve sonra bugün bile kulaklarımda çınlayan o sözleri söyledi: “Bülent, asla ve asla kurduğun cümlelere aşık olmamalısın. İyi olabilecek bir öykü aşık olduğun cümleler yüzünden çok kulak tırmalıyor.”

Son iki yazımda insanın kendini gereğinden fazla önemsemesinin o kişiyi çok zaman komik durumlara düşürebileceğini (Hocanız Size Takar mıydı) ve hepimize gerekli hata yapma lüksünü kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakabileceğini (Ben Yapmadım Miki Yaptı) anlatmıştım. İnsanın ürettiklerine, cümlelerine mesela, dolayısıyla kendisine aşık olmasının ise bunlara göre çok daha ağır bir maliyeti var: İnsanı iyi şeyler üretmekten alıkoyabiliyor. Benim yazmaya çalıştığım öykünün güzel olabilecekken “cümlelerime/kendime aşık olduğum için” kulak tırmalaması gibi.

Ne dersiniz, gerçekten insanlar pek çok zaman elde ettikleri bir başarıya, yani kendilerine aşık olmuyorlar mı? Bu başarıların yarattığı etki bazen öyle büyük oluyor ki tuhaf bir sarhoşluk hali oluşuyor eser sahipleri üzerinde. O başarıya takılıp kalıyorlar ve başarının hangi şartlar altında oluştuğunu dingin bir kafayla analiz etmek yerine hayatlarının çok değerli zamanlarını aynı başarıyı dillendirerek geçirebiliyorlar. Kazanılan herhangi bir başarıyla yetinmek, rekabet yoğun dünyada yarışma gücünü insanın elinden alıyor ve eski günleri anarak mutlu olanlar, başkalarının çok daha ileri noktalara geldiğini çok uzun zaman sonra fark edebiliyorlar.

Nedense, ders sadece başarısızlıktan çıkarılırmış gibi bir algı var ve herkesin dilinde, tavsiyesine pek uyulmasa da aynı klişe: Başarısızlıktan ders çıkarmak. Oysa başarıyı doğru analiz edip ders çıkarmak da mümkün ve bir öncekiyle eş derecede önemli. Başarının oluşmasına yardımcı olan faktörler, kontrolümüz dışında lehte oluşan koşullar, doğru ya da yanlış yapılan işler, çevresel unsurlar, ekip üyelerinin katkıları ve rakiplerin hataları tek tek ele alınıp değerlendirilmeli. Oysa biz bunu yapmak yerine sadece başarıya sahip çıkıyor ve keyfine odaklanıyoruz. Başarısızlık durumunda da, belki de paralel bir bakış açısı yüzünden, ders çıkarma çabasına giriyoruz. Bu süreç genellikle başarısızlığa sebep olan etkenleri ortaya çıkarmak yerine sorumluluğu Miki’ ye yüklemek şeklinde gelişiyor. Amaç üzüm yemek filan değil yani…

Galatasaray’ ın dört sene üst üste elde ettiği lig şampiyonluğunun üzerine, bir de UEFA kupasını kazanması bu ülke toprakları üzerinde bir futbol kulübünün elde ettiği en büyük başarıydı kuşkusuz. Ne var ki, bu başarının da benzer bir zafer sarhoşluğuna sebep olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz, başarı sahipleri üzerinde. Ben bir futbol izleyicisi olarak, camianın bu süreci yeterince doğru yönetemediği kanaatindeyim. Başarıyı getiren etkenler de doğru değerlendirilemedi kanımca. Teknik direktör ve futbolcuların bir kısmı yarattıkları üstün katma değerin doğru takım içinde oldukları için gerçekleştiğini çok da algılayamadılar mesela. Teker teker takımdan ayrıldılar ve gittikleri hiçbir takımda o günkü başarıya ulaşamadılar. Sonra art arda geri döndüler ama tılsım çoktan bozulmuştu.

Yönetimse Galatasaray markasının değerini uluslararası alanda nasıl artıracağının yolunu aramak yerine elde edilen başarıyla kör olup yerel rakipleriyle dalga geçmeyi tercih ettiler. (Rakiplerse bu başarıyı model almak yerine küçümsemeyi uygun gördüler.) Yönetimin bu yaptığı olsa olsa kötü bir taraftar refleksi olabilirdi.

Galatasaray taraftarları o zaman elde ettikleri başarıyla övünmekte elbette çok haklıydılar ama onların takımlarına, aslında kendilerine, aşık olmaları camia üzerinde bir rehavet oluşmasına sebep oldu. Oysa kulüp yönetimini daha büyük başarılara doğru adım atmaya zorlayabilirlerdi, bunu yapmadılar. Elde edilen o müthiş başarı doğru yönetilebilse bugün Galatasaray’ ın adı Juventus’ la, Liverpool’ la, Barcelona’ yla anılıyor olabilirdi. Ertesi sene, şampiyonluğun kaybedilmesi üzerine yaptıkları “başarısızlıktan ders çıkarma” çalışmaları sonucunda ise sorumluyu ilan ettiler: hakemler. Tabii ki Miki bir kez daha iş başındaydı.

Ben de mesela tüm eğitim hayatım boyunca tarihten on üzerinden sekizden düşük not almadım hiç. Maliyet muhasebesinden iki kez kalmamın sebebi ise hocanın verdiği kırık notlardı elbette.

Benzer süreçler, bireyler ya da şirket yönetimleri için geçerli olduğu kadar devletler için de geçerliydi tabii ki. Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman, “Onlar bizim yaptıklarımızı hayal bile edemezler” derken; Rönesans çoktan başlamış; Osmanlı’ nın sonunu hazırlayan sebeplerse çoktan ortaya çıkmaya başlamışlardı bile, teker teker.

Bülent Göven