Domates mi, kiraz mı?

Başlık kafanızı karıştırabilir, kafalar karışmadan hemen konuya bir açıklama getirmek istiyorum.  Sıradaki öğrencim Selen, bir önceki yazımda sizlere bahsetmiştim.

Selen’in isminin anlamı; gürültü, ses diye geçer ama bizim kız bunun tam tersi aşırı sessizdir. Japonlara benzeyen o güzel çekik gözleri, elma yanakları, hokka gibi burnu, tombiş elleri ile adeta domates güzelimizdir bizim. Geçen gün sordum kendisine “Ne güzelisin? Domates mi kiraz mı?” diye. Tam da Selen’ den beklediğim bir cevap geldi, “Domates” dedi. “ Neden domates?” diye sorduğumda “Domatesi çok sevdiğim için” dedi. Ben sizlere Selen’ i ne kadar tasvir etsem de tam anlatamam,  hani bir söz vardır ya “anlatılmaz yaşanır” diye heh işte o söz, tam da Selen’ i anlatmam için ortaya çıkmış bir söz. Selen’ i yaşamanız lazım, o güzel gözlerine bakıp içinde kaybolmanız lazım ki ancak o zaman benim yaşadığım mutluluğun tarifini sizler de doyasıya yaşayabilirsiniz.

 

 

 

 

Selen çok uysal, çok saygılı, çok sessiz ve sevecen bir kızdır. Down sendromlu dünya güzeli bir kızımızdır. Heyecanlı bir yapıya sahip olan Selen’e sadece göz bile kırpsanız hemen ellerini yüzüne sürer “Ayyyy” der sonra o elma yanakları kıpkırmızı kesilir.

Selen sınıftaki en yavaş ve en ağır hareket eden öğrencimdir. Öyle ki servis geliş saatinden yarım saat öncesinden kendisine haber veriyorum ki hazırlansın ve en önce sıraya girsin diye. Okulun ilk günlerinde Selen’le daha yeni tanıştığımda, bu denli ağır ve yavaş hareket ettiğine o sıralarda anlam verememiştim ama zamanla gördüm ki yemek yerken bile aynı yavaş hareket etme söz konusu, yemeğini yediğinde eğilip sanki herkesten utanıyormuşçasına yer yemeğini.

Tabii bu anlattıklarım sınıf içerisindeki durumu. Evinde ise ne kadar yaramaz ve ne kadar rahat olduğunu en çok annesi biliyor. Selen’in  annesinden duymuş olduğum bir güzel olayı anlatmak, sizlerle de paylaşmak isterim.

Selen ve ablası iki kardeşler. Annesi ve babası çalıştığından, Selen bazı zamanlar evde tek başına kalıyormuş. Down sendromlu bir çocuğun tek başına evde kalması sizi şaşırttı değil mi?

Bir sabah annesi ile kahvaltısını yaptıktan sonra, annesinin işe gitmesi ile birazdan yaşanacak olayı heyecanlı bir şekilde sizlere yazmaya çalışacağım, hala aklıma geldikçe kendimi tebessüm ederken buluyorum. Annesi Selen’e, servis saati gelene kadar evde hiçbir şeyle uğraşmamasını ve yabancılara asla kapıyı açmamasını tembihlemiş ve işine gitmiş.

Peki sizce Selen ne yapmış?

Sen kalk, git kahvaltı sofrasını topla, bardakları mutfağa götür, tabakları yıka, bulaşık suyu hazırla ve birçok ev işi? Bunları yazarken bile onunla nasıl gurur duyduğumu göğsümü gere gere söyleyebilirim . Lütfen beni mazur görün hikayenin arasında mutluluğumu anlatmadan edemiyorum 🙂
Selen sen git  bulaşıkları yıka, evi topla, bir de üstüne toz al. Bu nasıl bir şey biliyor musunuz? Bitkisel hayatta olan birisinin, bir sabah gözlerini açması gibi bir şey bu. Annesi bunları anlattığında “nasıl yani?” diyerek önce beni şaşırttı çünkü inanamadım. Sınıftaki halini bildiğim için hayalimde canlandıramadım ama eminim şu anda sizler de bu satırları okurken bir şok yaşamışsınızdır. Bu hali beni hem hüzünlendirdi hem de anlamlandıramadığım bir mutluluk sardı içimi. Çünkü verdiğimiz eğitim, onların hayatlarının bir yerine dokunması bir gurur, doğru yolda olduğumuzun bir işareti elbette daha çok yolun başındayız ama bu bile bizi heycanlandırıyor. Bu denli yavaş hareket eden bir kızın okul saatine kadar sofrayı toplaması, bulaşıkları yıkaması ve hazırlanıp okula gelmesi işte bunlar down sendromlu bir çocuğun, insanı şaşırtması için çok güzel hareketleri

Selen’in büyüsüne bir kez daha kapılıp unuttuğumu sanmayın. Kendisinin rahatsızlığı ile ilgili sizlere kısaca bilgi vermek istiyorum.

Down sendrom nedir?

Down Sendrom’u şöyle anlatayım: Kromozomlar genlerin demetleridir ve vücudumuzda doğru sayıda olmak zorundadır. Down sendromlu insanlar, ekstra bir kromozomla doğarlar. Bu ekstra kromozom, bireyi hem zihinsel hem de fiziksel olarak etkileyen bir dizi soruna yol açar. Yani kısacası; insanda genetik düzensizlik sonucu fazladan bir kromozomun bulunmasına Down Sendromu denir. Down Sendromu ömür boyu süren bir durumdur.

Bu bilgilerin ardından bir kez daha şöyle bir düşünün derim; genetik olayın (+1)  kromozomla nasıl bir farklılık yarattığını, hem yüzlerinde hem bedenlerinde hem de zihinlerinde bir çok şeyi değiştirdiğinde nelerin olabileceğini. Bütün gün ders çalıştırsanız da bir 15 dakika sonra tekrar sorduğunuzda sil baştan en başa dönmeleri ya da çok ağırdan hareket edip hiçbir yere gitmek istemeyişleri, gittikleri yerden de tekrar aynı şekilde, aynı yavaşlıkta geri dönmeleri ama bir de kocaman gülümsemeleri, gözlerinin içlerinin kocaman olması, etrafa sevgi ile bakmaları işte bunların hepsi dünyada yaşanan tüm kötülüklerin, kalp kırıklıklarının, aşk acılarının, küslüklerin, kinliliğin ve buraya daha birçok şey ekleyip tüm olumsuzlukların inadına; onlarla beraber olmak, onları anlamak ve aynı gezegende onlarla beraber masmavi gökyüzüne bakmak, inanın her şeye değer.

Bu yüzden bir sonraki yazıya kadar..

 

 

Aramızda ki Görünmeyen Dil ” Sevgi”

Herkese merhaba. Arayı çok açtım farkındayım ama minik öğrencilerim her geçen gün daha da aktif olduklarından sizlere anılarımızdan ara ara bahsetmeye devam edeceğim.

Sırada kim var biliyor musunuz?

Emrullah Paşa!!!

Araya küçük bir parantez açmak istiyorum soy ismini “Paşa” olarak düşünebilirsiniz, soy ismi “Paşa” değil  ama Emrullah bizim Paşamızdır. Kendisine, “Adın nedir?” diye sorsanız size şunu söyleyecektir. Emrullah Paşa!!! Ben Paşa Emrullah…

Benim öğrencilerimin öz güvenleri her zaman yüksektir. Kendilerinden bahsederken ya da bir işi yaparken öz güvenleri olduğu için hep başarılı oldular .Emrullah, söz dinleyen, saygılı, çok duygusal ve bir o kadar da sevgi doludur. Öğretmenim diye hitap etmez, canım öğretmenim diye hitap eder. Hani bir söz vardır ya “ne ekersen onu biçersin” diye o kadar güzel bir sözdür ki ben öğrencilerime sevgimi veriyorum aynı şekilde sevgiyi onlardan alıyorum. Bu çocuklar ve daha niceleri sevgi ile beslenen çocuklardır. O yüzden bu çocuklardan sevgiyi, sevgimizi esirgemeyelim. Emrullah küçük yaşta havale geçirip daha sonra yaşıtlarına göre zihinsel yetersizliği olan öğrencilerimden sadece bir tanesi. Nedir zihinsel yetersizlik? Bu konu hakkında sizlere kısa bir bilgi vermek isterim.

Zihinsel öğrenme yetersizliği, zihinsel gelişim yetersizliğinden dolayı, bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesi durumudur. Zihinsel öğrenme yetersizliği olan çocukların zihinsel işlevleri ve sosyal davranışları yaşıtlarına göre geri ve yetersiz olur (geç ve güç öğrenirler, sınıf veya toplum içindeki kurallara uymakta zorlanabilirler). Sosyal davranışlar dediğimizde, çocuğun yaşına ve yaşadığı çevreye uygun davranışlar göstermesini ifade etmekteyiz. Bu davranışlar çocuğun içinde bulunduğu gelişimsel döneme ve içinde yaşadığı topluma bağlı olarak değişmektedir.

Zihinsel öğrenme yetersizliği olan çocuklar problemlerinin ağırlığına göre hafif, orta ve ağır düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olmak üzere gruplanabilir. Gruplama çocuğun gereksinimlerinin belirlenmesi, bu gereksinimleri en iyi ve uygun şekilde karşılayacak eğitim programlarının hazırlanması ve çocuk için en uygun eğitim ortamının oluşturulması amacıyla yapılmaktadır.

 

 

 

Hafif Düzeyde Öğrenme Yetersizliği:

Bireyin, temel okuma-yazma ve sayma becerilerini kazanmasında ortaya çıkan gecikme durumudur.

Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği:

Bireyin, gecikmeli bir konuşma ve dil gelişimi, sosyal, duygusal veya davranış problemleri ile temel okuma-yazma ve sayma becerilerini kazanmasında ortaya çıkan gecikme durumudur.

Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği:

Bireyin, ciddi biçimde konuşma ve dil gelişimi güçlüğü, sosyal, duygusal veya davranış problemleri ile temel öz bakım becerilerini öğrenmesinde ortaya çıkan gecikme durumunu ifade eder.

Hafif ve orta düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan çocukların bir çoğu zihinsel ve fiziksel gelişimleri açısından yaşıtlarından önemli bir farklılık göstermediği için genellikle okula başlayana kadar bu çocuklardaki gelişim geriliklerinin pek farkına varılmaz. Okula başladıklarında, özellikle akademik çalışmalarda karşılaştıkları güçlükler sonucunda gerilikleri ortaya çıkar.
Ağır düzeyde öğrenme yetersizliği olan çocuklar ise daha önce fark edilebilirler.
Erken tanı ve erken eğitim ile bu çocukların bulundukların noktadan çok daha ileri bir yere gelebildikleri, başarılı olabildikleri görülebilmektedir.

 

 

Emrullah, esmer, uzun boylu, esprili bir çocuk. Eğer seçme şansı olsaydı kesin şarkıcı olurdu. Bize her gün kendi bestelerinden kesitler sunuyor ve bizler de ona keyifle eşlik ediyoruz. Sesi de güzel kendisi de güzel bir insan. Geçen gün Emrullah ile annesinin farklı bir iletişim hallerine şahit oldum. Her zamanki gibi servisin çocukları okula bırakması ve bizim miniklerin sınıfa gelmesi ile yeni bir güne merhaba derken Emrullah o gün okula annesi ile geldi. Koşar adımlarla bana sarıldı ve öğretmenim seni çok özledim dedi. Daha önceden de sizlere bahsetmiştim bizimkisi Yeşilçam film seti misali. Çocukların okula her gün istekle gelmeleri, koşarak sınıfa girmeleri, beni görmeleri derken ağır çekimle bana sarılmaları gülüşmelerimiz, arkadan gelen müziğin sesi;

Şu dünyadaki en mutlu kişi
Mutluluk verendir
Şu dünyadaki sevilen kişi
Sevmeyi bilendir
Şu dünyadaki en bilge kişi
Kendini bilendir
Şu dünyadaki en soylu kişi
İnsafa gelendir

Bütün dünya buna inansa
Bir inansa hayat bayram olsa
İnsanlar el ele tutuşsa

Lalalla allalla lalala lalalalaaaa  lalala la der bu böyle devam eder ve artık herkes yerlerine derim, orada reklamlara girerken benim minikler sıralarına otururlar. Okul saatinin bitip eve dönüş yolunda hala kulaklarımda seslerinin çınlaması şarkı söylemeleri ve dans etmelerinin gözümün önüne gelmesi işte bunlar bir öğretmenin anı defterine yazmasının bana hissettirdiği kocaman anlam ve hissiyatlarıdır.

Atladım sanmayın, çocuklarım o kadar güzel bir masal ki onlardan bahsetmeye doyamıyorum. Emrullah çok neşeli bir çocuk, bu harika özelliğinin annesine bağlı olduğunu düşünüyorum çünkü annesi de çok neşeli bir kadın. Geçen gün annesi, Emrullah’ ın sınıf içerisindeki durumunu ve derslerindeki başarısını öğrenmeye gelmişti. Annesi ile Emrullah’ın durumunu hakkında konuşurken Emrullah, bir yandan meraklı bakışlar ile bizi izliyor bir yandan da defterlerini çıkartıyordu. Emrullah heyecanlı bir şekilde bizi izlerken, arkadaşı İlyas Erdem yanına gidip ona sarılıyor onunla ilgileniyordu. Bizimkiler sevgi pıtırcığı hepsi bir melek. Annesi durumunu öğrendikten sonra artık gitmeye hazırlanırken Emrullah’a dönüp Arapça bir şeyler anlattı. Emrullah da aynı şekilde annesine Arapça konuşarak ona karşılık verdi. Şaşkınlığımı ve anlamsız heyecanımı hayal edin lütfen, bu halleri beni bir kez daha nakavt ediyordu. Sevinsem mi üzülsem mi, girdiğim şokun içerisinde çıkmaya çalışsam mı havalara mı uçsam ne yapsam o an bilemedim.  Şaşırma nedenim annesi ile Arapça konuşması değildi bilakis annesi ile olan aralarındaki o muhteşem iletişim bağı ve Emrullah’ın da Arapça karşılık vermesiydi. Şunu düşünebilirsiniz annesi ile oğlunun arasındaki iletişim illa ki olacaktır az yada çok uzun yada kısa…

Öğrencilerimin ağır zihinsel öğrenme yetersizliğine sahip olmalarından dolayı bunun onların konuşmasına da etki ettiğini, bütün gün ders çalışsanız da verebileceğiniz kadar bilgi verseniz de bir saat ya da yarım saat içerisinde öğrettiğiniz her şeyi unutmalarına ve her şeyi tamamen sil baştan anlatmak zorunda olmama,  hatta soru sorduğunuzda ya da bir cevap vermesini beklediğinizde kısa bir cevap bile veremediklerine şahit olduğum için Emrullah’ ın annesi ile olan muhteşem iletişim hallerine hem çok şaşırdığımı hem de çok daha sevindiğimi belirtmek isterim. Ama o gün iletişimlerini gördükten sonra, bana çok şey katan öğrencim ve annesi bir kez daha hayata karşı sabırlı ve azimli olmayı, iyi bir enerji ile yorulmadan yola devam etmeyi, zorluklara karşı dik durmam gerektiğini ve en önemlisi içimdeki sevgiyi asla kaybetmeden  bu denli bağlılıkla ve inatla yaşamasını öğretmiş ve göstermiş oldular.

 

 

 

Bir öğretmen olarak şunu diyorum; hayatta her zaman öğretmenler, öğrencilerine bir şeyler öğretmiyor, aktarmıyor, onlardan da çok şey öğreniyor ve hayatlarına yeni yollar açıyor.

Bir ses var, sanırım telefonum çalıyor, kesin Selen beni görüntülü arıyor, özledikçe arıyorlar çünkü. Ben de keyifle konuşuyorum. Bakalım sömestr tatilinde bensiz ne yapacaklar .

Selen demişken bir sonraki kahramanım harika öğrencim Selen. Nasılll nasıll tatlıdır, çok detay vermeden ben telefonu açayım şimdilik ok kib bye…

Selen’ i beklemede kalın ve tabi ki sevgi ile kalın…

Gamification

Bu aralar çoğu kez kulağınıza gelmiş belki de şu aralar bu sistemin içine çekilmiş birebir kullanıcısı bile olabilirsiniz.Neyden mi bahsediyorum “Oyunlaştırma” ya da havalı adı ile “Gamification”.

Yeni nesil Y ve Z leri işe adapte etme ve daha yaratıcı fikirlerin çıkması açısından oyunlaştırmanın önemi büyük. Bir işte uzun süre dikkatini toplamak bir yandan da sıkıcı olmadan işin devamlılığını sağlamak şu zamanda çok zor. İşte bu noktada devreye giren oyunlaştırma yada diğer adıyla Gamification işlerin daha eğlenceli ve akılda kalıcı olmasını sağlıyor.

Vikipedi ise oyunlaştırma kavramını “problemlerin çözümünde kullanıcılarla etkileşim kurmak için oyun dışı bağlamlarda oyun düşüncesinin ve oyun mekaniğinin kullanımı” olarak tanımlamaktadır.

Peki oyunlaştırma kavramının faydaları neler diye incelediğimizde;

– Öğrenme deneyimini en yüksek noktaya çıkarması,
– Oyun anında daha iyi öğrenme ve hızlı geri bildirim sağlanması,
– Oyun sonunda kazanılması istenen yeteneğin kullanıcıya daha hızlı adapte edilerek davranış şeklinin değişmesini sağlıyor. Puanlar,ödüller,rozetler kullanıcıyı teşvik etmesi açısından faydalı bir araç olarak gözlemlenmektedir.
– Birçok alana uygulandığında öğrenme yüzey alanını genişleterek ürün satışları, müşteri desteği, etken beceriler ve farkındalık gibi birçok öğrenme gereksinimini karşılamak için kullanılabilinir.
– Son olarak öğrenmeye dokunan ve onları etkileyen tüm bu yönler göz önüne alındığında kurumsal firmalar için önemli bir performans artışı sağlamaktadır.

Kafanızda canlanması adına kısa bir örnek vermek gerekirse;

Her hafta şirket sizden haftalık iş planı yapmanızı bekliyor. Şirket talimatı gereği yapmama lüksümüz yok o yüzden başlıyoruz düzenli olarak yapmaya.

İlk hafta, ikinci, üçüncü derken 2 ay geçiyor ve artık bu işten sıkılmış olduğunuzu fark ediyorsunuz.

Departman yöneticisi bu durumu fark etmiş olacak ki çalışanların artık bir kısmının bu raporu yapmamaya başladığını gözlemliyor. Bu duruma bir çözüm getirmek açısından yapılacak işleri bir algoritma ile birkaç başlık altında topluyor.

Daha sonrasında her başlık için bir puan skalası belirliyor. Bu işin yapılma süresini ve ardından belirlenmiş puanların üstüne çıkacak olan arkadaşlar için rozetler belirliyor.

Bir sonraki basamak işi oyunlaştırmada. Kişi verilen görevleri beklenen seviye veya üstünde gerçekleştirdiğinde yeni bir rozet kazanacak ve bu şekilde en çok farklı rozet kazanan kişi ayın sonunda 1 günlük ücretli izne ayrılacak.

Kurguyu tamamlayan yönetici bunu çalışanlarına aktardıktan sonra çalışmanın gidişatını izlemek için bir süre gözlem yaptı. Bir önceki duruma göre 25% performans artışı gösteren çalışanlar her ay farklı bir ödül için kurgulanmış algoritmayı çalıştırmaya devam etti. Bu şekilde hem yapılan işler planlı programlı hem de her alanda herkesin öğrenmesi kuvvetlendirilmiş şekilde ilerlenmiş oldu.

Son olarak oyunlaştırma sürecini başarılı kılmak için;

• Dikkat çekici olmalı,
• Rekabet ortamı sağlanmalı,
• Çalışanı hem eğlendiren hemde meşgul eden olmalı,
• Ve bence en önemlisi öğretici olmalı

Oyunlaştırma teknikleri hakkında artık bir çok eğitim ve seminer hatta bu konu hakkında detaylı kitaplar bulmanız mümkün. Ben katıldığım bir seminerde bu tarz bir uygulamayı görmüş ve beğenmiştim. Fikir olması açısından sizler de Ali Cevat Ünsal’ ı ve Ercan Altuğ Yılmaz’ ı takip edebilirsiniz.

Bir sonraki yazıya kadar…

Yoksa Sizin Hala ISO Belgeniz Yok Mu?

 

Herkese yılın son yazısından kucak dolusu sevgiler.

Sizlere daha iyi yazılar yazabilmek için ufak bir tatile çıkıyorum.

Yazılarıma ara versem de ofistekiler.com ailesi ile yaz boyu gerçekleşecek etkinliklerde bir arada olacağız elbette.

Yılın sezon finali yazısı olarak da keyifli bir konu seçmeye çalıştım sizler için.

Adından da anlaşılacağı gibi konumuz çok net; Yoksa sizin hala ISO belgelerinden bir buketiniz yok mu!

Kalite denildiğinde firmalarda aranan ilk özelliklerden olan ve üniversitede herhangi bir daldan mezun olup lisans diplomasını elinize aldığınız o andan sonra ilk edindiğimiz görevdir ISO belgeleri.

Son günlerde ISO belgesi ve kalite standartlarının işe yararlığının sorgulandığını düşünüyor musunuz?

Bazı şirketler, resmi olarak olmasa bile kendi içlerinde ISO standartlarını uygulamaktan vazgeçiyor ya da ISO belgelerini revize etmiyor. Bu da “Acaba ISO standartları güncelliğini yitirdi mi?” sorusunun kafamızda şekillenmesine neden oluyor.

James Womack, dünyanın önde gelen yönetim danışmanlarından. Ona, son dönemde çok tartışılan “ISO Belgeleri” konusu sorulduğunda; Süreçleri belgelemek ve onlara uyma konusunu düzenleyen ISO’nun, geçmişi ifade edip, geleceği ihmal etmesi nedeniyle anlamını yitirdiğini söylüyor. “ISO’nun yapmış olduğu bir şey yoktur, şirketlerden bir şey talep etmez” diye konuşuyor. Ona göre, bu belge, şirketlerden daha kaliteli üretim yapmasını istemez. “Ürününüz kaliteli, müşteri ihtiyaçlarına hızlı yanıt verebiliyor ve maliyetiniz de düşükse, bu yeterlidir” diyor ve devam ediyor: “Artık ISO belgesi etkin değil. İnsanlar da bunun farkına vardılar ve daha fazlasını istiyorlar.”

Dünyaca ünlü yönetim gurusu ve yalın yönetim uzmanı James Womack, “Süreçleri belgelemek ve bu süreçleri resmi olarak tanımlamak iyi bir şeydir ve yapılması gerekir. Ama sorun bu süreçler belgelendikten sonra ne yapacağınızdır” deyip aslında bizi süreç hakkında sorgulamaya itiyor. ISO’nun süreçleri belgeleme ve resmi olarak tanımlama dışında yaptığı başka bir şey olmadığına, şirketlerden bu konuyla ilgili bir talebi olmadığına dikkat çekiyor.

Ancak, ISO sürecinden geçen çok sayıda insanın işlerinin gidişatı açısından ellerine geçenin çok fazla olmadığını düşündüğünü söyleyen Womack bir endişesini de dile getiriyor: “Ama ben bunun sonucunda bu şirketlerin herhangi bir sürece sahip olmamalarından korkuyorum”. Bu nedenle de, ISO standartlarını kullanmak istemeyen ya da revizyonunu gerçekleştirmeyen şirketlerin bundan sonra hangi standartları kullanacaklarına karar vermeleri gerektiğinin altını çiziyor. Womack, “Elbette ISO benzeri bir şey gereklidir. Ancak sadece ISO belgesi etkin değildir. Bence insanlar da artık bunun farkına vardılar ve daha fazla bir şeyler de olmalı diye düşünüyorlar” yorumunu yapıyor.

ISO asıl olarak Avrupa’dan çıkmış. Alınan kararlarda amaç, şirketlerin tam donanımlı ve belgeli bir kalite süreci olup olmadığını değerlendirmekmiş. Bu nedenle tüm denetleme ve sertifikasyon sürecinde ne kadar belgeleme yaptığınıza, işlerin ne kadarının yazılı olarak kayda geçtiğine bakılıyordu. İlginç olan ise aslında ürünü kaliteli üretip üretmediğinize bakılmıyor olmasıydı. Şirketler kaliteli ürün üretme süreçleriyle ilgili sorgulanmıyorlardı.

Sanırım bu durum, insanların asıl hedef bürokrasi yaratmak mı yoksa kaliteyi geliştirmek mi diye sormalarına neden oldu. Bunun sonucunda da ISO ismi zarar gördü. Çünkü, ISO belgesi olan pek çok şirketin ürünlerinin yeterince kaliteli olmadığı görüldü.

ISO konusunu özetlemek gerekirse, süreçleri belgelemek ve bu süreçleri resmi olarak tanımlamak iyi bir şeydir ve yapılması gerekir. Ama sorun, bu süreçler belgelendikten sonra ne yapacağınızdır. Bu anlamda da, daha önce de belirttiğim gibi, ISO’nun yapmış olduğu herhangi bir şey yoktur. Şirketlerden bu konuda bir şey yapmalarını talep etmez. ISO sertifikasını alır ve binanızın en güzel yerine koyarsınız.

Pek çok şirket bu belgeyi binanın dışına koyar. Böylece yoldan geçenler de o şirketin iyi bir şirket olduğunu düşünürler. Ama ISO belgesi şirketin kaliteli ürünler üretmesini taahhüt edemez. Bu durum şu örneğe benzer aslında. Her evin çatısı vardır. Fakat çatının yapısal durumu iyi değil ise sizi yağmurdan korumaz.

Elbette ISO benzeri sistemlerin gerekliliği tartışılamaz. Ancak, sadece ISO belgesi etkin değildir. Bence insanlar da artık bunun farkına vardılar ve daha fazla bir şeyler de olmalı diye düşünüyorlar.

Eğer bir şirket bana gelir ve ISO’yla ilgilenmemeye karar verdik, artık bu standartları uygulamayacağız derse, o zaman ne yapacaklarını sorarım. Onlardan kullanacakları yeni yöntemi bana göstermelerini isterim. Ama ISO’dan daha iyi bir yöntemleri yoksa, o zaman ISO’yu kullanmaya devam etmelerini öneririm.

 

 

Bugüne kadar kaç ISO sertifikası verilmiş olduğuna dair bir fikriniz var mı? Pazarın büyüklüğü nedir?

Sayıyla ilgili bir fikrim yok ama bu pazarın gerçekten de son derece büyük olduğunu düşünebiliriz. Sadece İstanbul çevresinde dolaşır ve buradaki fabrikaların kaçında ISO belgesi olduğuna bakarsak, bu belgeyi almak için ne kadar fazla zaman harcandığını düşünürsek pazarın gerçekten de çok büyük olduğunu görebiliriz.

Böyle bir pazarda kurallar giderek daha karmaşıklaşır, beklentiler, talepler artar. Çünkü sonuçta ISO da aslında bir danışmanlık işidir. Bu nedenle de doğal olan kuralların daha karmaşık ve kapsamlı hale gelmesi oluyor.

Aslında ISO’nun durumu biraz ERP’ ye benziyor. ERP şirket çapında bilgi yönetimi sistemi biliyorsunuz. İlk jenerasyonda eğer güvenilir bir şirketseniz, mutlaka ERP sistemlerini kullanmanız gerektiği düşünülürdü. Pek çok firma ERP’ ye yatırım yaptı. Ama insanlar daha sonra baktılar ki bu sistemin faydası, maliyetine göre oldukça düşük kaldı. Şimdi ERP’ nin ikinci jenerasyonu dönemi. Yöneticiler, daha önce hiç akıllarına gelmeyen soruları soruyorlar. Çünkü, daha önce bir sürü para harcamış ve karşılığında çok da fazla bir şey alamamışlardı. Sanırım benzer bir tepkinin ISO’ya da verilmekte olduğunu söylemek yanlış olmaz. Şirketlerde bu kadar denetleme, süreç dokümantasyonu yapıldı ama bunların kalite üzerindeki etkisi çok da fazla olmadı. Dolayısıyla şirketler neden bu kadar zaman ve çaba harcadıklarını sorgulamaya başladılar.

ISO sertifikası veren çok sayıda danışmanlık şirketi var. Bunun bir para tuzağı olduğu söylenebilir mi?

Evet, büyük bir kısmının para tuzağı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama ortalıkta, konuyla ilgili yeterli bilgiye ve eğitim gereçlerine sahip olmayan çok sayıda kalite danışmanı bulunduğu da doğru. Belki bu kişiler çok iyi niyetli bir şekilde ve çok yoğun olarak çalışıyorlardır ama faydalarından çok zararları olacağı da bir gerçektir.

Şirketler için gelecekte nasıl bir kalitesel süreç olacak?

Uzun dönemde önemli olan kriterler aslında sonuçlarla yakın ilişki içindedir. Eğer ISO sertifikanız yoksa ama çok kaliteli bir ürün üretiyorsanız, ERP sisteminiz yoksa ama yine de şirketinizdeki bilgiyi maliyet etkinliği olacak şekilde yönetebiliyorsanız o zaman sorun yoktur. Bu, şirketin dışına ISO belgesi asmakla gerçek sonuçlar elde etmek arasındaki farktır.

Zaman içinde binanın üzerindeki ISO belgeleri önemini yitirir. Çünkü, hem çok sayıda kişide bu belgeler vardır hem de insanlar artık bu belgelerin göründükleri kadar önemli olmadığını anlamıştır. Artık şirketin gerçek performansı önem kazanmıştır. Yüksek kalitede ürünleri düşük maliyetle üretip üretmediğinize bakılır.

Uzun dönemde iş dünyasında geçerli olan asıl standart budur. Kaliteli ürününüz varsa, müşteri ihtiyaçlarına hızla yanıt verebiliyorsanız ve maliyetiniz de düşükse yeterlidir. Müşteriler de plaket ve sertifikalardan çok bunlara bakarlar.

BAŞARI İÇİN SÜREÇLERE ODAKLANMAK GEREK

STANDARTLAR HER İŞE UYGUN OLMAYABİLİR

ISO’ nun Avantaj ve Dezavantajları

Süreçlerin sürekliliği için bir sistemi olmayan işletmeleri düşünelim. Şirket içinde olan pek çok şey yöneticilerin arasında kalır. Her yönetici işleri başka şekillerde yapar, hiçbir şey belgelenmez. Her gün çeşitli sorunları çözmek için farklı yöntemler kullanılır, hiçbir şey yazılı olarak kayda geçmez. Kimse neler olup bittiğinin çok da farkında değildir. Gelecekte aynı sorun ya da süreç ile nasıl mücadele edileceğini kimseler bilmez. Zaman, para, kalite, prestij kaybı kaçınılmaz olur.

Eğer hiçbir süreç yönetiminin olmadığı bir durumdaysanız o zaman ISO, bir süreci yönetmeyi sistematik olarak düşünmek için iyi bir öğrenme aracıdır. Her şirketin bir süreci sistematik olarak yönetmeyi bilmesi gerekir. Dolayısıyla, bu ISO’nun olumlu, avantajlı yanıdır.

ISO belirli, standardize olmuş prosedürler koyar. Bu standartlar yaptığınız her şeye uygun olmayabilir. O zaman dışarıdan denetleyiciler gelir. Bu denetleyiciler işiniz hakkında bilgi sahibi olabilir de olmayabilirler de. Ama bu denetleyiciler tüm prosedürleri izleyip izlemediğinize bakarlar. ISO’nun olumsuz yanı, işiniz ile ilgili fazla bilgi sahibi olmayan insanların dışardan gelerek sizi denetlemesidir. Çünkü sadece kurallara bakılır ama işin ruhu söz konusu olmaz.

Unutmayın ki ISO sertifikalarınız size; hatasız üretimler/hizmetler ya da harika işleyen evraklar/kayıtlar vaat etmez. ISO sertifikalı bir kurum, kuruluş ya da birey olmanız durumunda bulunduğunuz yerde Kalite sistemini kurmanız, yaşatmanız ve hayatınıza entegre etmeniz istenir.

 

Gelelim Genel Amaca!

Kalite döngülerinde dünya üzerinde yapılması gereken şey bir değer akışı haritası çıkarmaktır. Bu harita o sıradaki süreçlerin nasıl işlediğini gösterir. Burada asıl amaç süreçlerin nasıl işlemesi gerektiğinin ideal halini yaratmaktır.

 

Ofistekiler.com ailesi ile harika bir yazı dönemini geride bıraktım. Pekçok yenilikten sizlerle birlikte haberdar oldum. Araştırdım, öğrendim. Makaleler, dergiler, yayınlar vs derken bu yıl nasıl geçti anlamadım. Umarım gelecek yıl daha harika işler ve içerikler ile sizler ile olacağım.

Bana yaz boyu da sorularınız ya da konu önerileriniz için [email protected] mail adresimden ulaşabilirsiniz.

Yeni sezonda yine Kalite&İlaç üzerine pek çok yeni içerik ile buluşmak dileğiyle.

Herkese keyifli yazlar…

 

YALIN & 6 SİGMA EĞİTİMLERİ

Herkese merhaba;

Daha önceki iş yerimde eğitim aldığım sonrasında hayatımın da birçok yerine adapte etmeye çalıştığım bir metodolojiden bahsetmek istiyorum sizlere. Yalın 6 Sigma .
Uzun uzadıya yalın 6 sigma felsefesini anlatmayacağım daha çok bu eğitimler niçin alınır nasıl bir süreçten geçilir bunlar üzerinde yoğunlaşacağım. Evet başlıyoruz.

Yalın 6 Sigma felsefesi nedir önce ondan bahsedelim.
Müşteri memnuniyetini temel alarak , iş süreçlerindeki israfları (muda),hata oranlarını azaltmak ,verimliliği artırmak, iş süreçlerini etkileyen değişkenleri saptamak, hızla iyileştirme ve müşteri memnuniyetini artırarak firmanın kalite programını geliştirme üzerine kurulmuş bir metottur.

Yalın & 6 Sigma eğitimleri nasıl verilir peki?
Genelde bu tarz eğitimlerin danışman firmaları olur. Dışardan kendinizde alabilirsiniz veya firmanız da belirlenen projeler ve ihtiyaçlar durumunda size bu eğitimi verebilir yada dışardan almanızı sağlayabilir. Ben bu eğitimi Yataş ta çalışırken almıştım. Direktörümüz tüm TZY departmanının bu eğitimi almasını istiyordu. Eğitim Şubat ayında başlayıp Temmuz ayında bitti. Eğitim 4 haftalık periyotlara bölünür ve her hafta 3 gün ders işlenir,verilen uygulamalar için proje gözden geçirilme yapılırak projelerin tamamlanmasına yardımcı olunur.

Eğitimde öncelikle modeller konuşulur. Projede hangi model kullanacağını detaylı açıklamaları yapılır. Yukarıda görmüş olduğunuzun yanı sıra

 Takım etkinliği
 Temel istatistik
 Proje planlaması
 Paydaş analizi
 Sunuş teknikleri

Konusunda da bilgiler verilir.

YALIN 6 SİGMA İNSAN KAYNAĞI

Yukarıda görmüş olduğunuz 3 insan kaynağına ihtiyaç vardır. Bunun yanı sıra organizasyonel yapılanmada oluşturularak tam anlamı ile belirlenen proje üzerinde yoğunlaşmaya başlanılır. Yalın 6 sigma projelerinde dört temel rol vardır. Bu roller aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

Sizlere proje rollerindeki sorumluluklarınız hakkında geniş bir bilgilendirilme yapılarak proje aşamasında ihtiyacınız olacak tüm metrik ve nitel bilgiler paylaşılır.
Yalın 6 sigmanın temeldeki amacı –benim fikrim- israfları(muda) azaltarak daha verimli ve kaliteli iş çıkartırız ve müşteriyi daha ne kadar çok memnun ederiz üzerine.

Peki bu israflar nedir diye incelediğimizde ise karşımıza şu liste çıkar.

Bunların bazıları gereksiz=zorunlu olmayan bazıları ise gerekli=zorunlu olan israflardır. Amaç bu israfları mümkün olduğunca işletmemizin sisteminden uzaklaştırmak olmalı.

Yalın Üretim ve Altı Sigma’nın hangisinin daha etken olduğu, beraberce kullanılıp kullanılmayacağı ve sinerji yaratıp yaratamayacakları üzerinedir.Bu konu üzerine belirli tabular koymaktansa ikisinin birlikte kullanmak daha faydalı olacağını düşünmekteyim. Unutulmamalı ki, Toyota’da varyasyonların elimine edilmesi en önemli unsurdur, bunu da TÜS (Toyota Üretim Sistemi) içinde sağlarlar. Bunun için herhangi bir sertifikasyona ihtiyaçları olmamasına rağmen ABD’de transfer edilebilen bir problem çözme kalifikasyonu olarak Altı Sigma siyah, yeşil, beyaz kuşak kursları ortaya çıkmış ve kısa vadede bir değişim programı olarak yaygınlaşmıştır.Yalın Üretim’e, kayıpları devamlı ve ısrarlı, sistematik bir şekilde yok eden araçlar menüsü ve insan bazlı eylemler olarak baktığımızda Altı Sigma ile ilişki açık olarak ortaya çıkar. Aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere Altı Sigma’yı özel konumlarda kullanılan bir araç olarak ele alırsak, Yalın Üretim içinde gerektiğinde uygulanan bir metot olarak görebiliriz.

Her şeye az az değinerek yazmış olduğum yazıyı son olarak kendi hayatımda nasıl uyguladığım bu felsefeyi uygulamalarını okumak için ulaşabileceğiniz kaynakları da eklemeden olmazdı.

Öncelikle eğitimi aldığımda TZY direktörümün önerdiği kitap ile bu modelin mantığını anlamaya çalıştım.
“The Goal (Amaç)” kitabı Dr. Eliyahu Goldratt’ın 1984 yılında yazdığı, bir çok ünlü firmaya, imalat birimlerinde uygulanan bir teori ile ilgili olarak kaynak oluşturmuştur. Bu teori, kısıtlar teorisidir. Kısıtlar teorisi, bir işletmeyi ya da örgütü yönetmek ve iyileştirmeler sağlamak üzere geliştirilmiş bütünsel bir yaklaşımdır.
Amaç; kapanmak üzere olan bir fabrikanın üretim müdürü olan Alex Rogo’nun hikâyesini anlatır. Kitapta karmaşık üretim yönetimi sorunları, arka arkaya ortaya çıkan kısıtlar, iş ortamındaki çekişmeler, iş arkadaşlarının dayanışması, global rekabet, rakiplerin kurnazlıkları, yönetim kurulu toplantıları, iş ve yaşam dengesini kurma problemleri ele alınıyor.

Bu kitabı bitirdiğimde Arşimet gibi “EVREKA” diyerek o dönem yönettiğim fabrikanın üretim planını başka bir bakış açısından çözmeye çalıştım. Eğer bir üretim firmasında çalışıyorsanız plan yaparken onların bakış açısına kısıtlarına ve üretim hızınızı iyi ayarlamanız gerekir. Bu kitap bana bu konuda bir farkındalık yaratmıştı. Bir diğer devamı olan “The Velocıty (HIZ)” ise “Hemen her alanda köklü ve hızlı değişimlerin yaşandığı dijitalleşen dünyamızda, eski düzenlerini sürdürmeye çalışanlar er yada geç duvara toslayacaktır. Böylesi bir ortamda, DEĞİŞİMİ ezberleri bozmak için bir FIRSAT, YENİYİ içinizdeki enerjiyi ateşleyecek bir KIVILCIM olarak görerek işe başlamak gerekir. İşte elinizde bulundurduğunuz HIZ, içinizdeki kıvılcımı ateşleme konusunda sizi motive edecektir. Kitabı okuduğunuzda, şu anki ve gelecekte yaşayacağınız ortamın hayatınızı nasıl dönüştüreceği konusunda farkındalığınız artacak; içindeki etkileyeci hikayeler ve gerçek hayattan müthiş örnekler yeni dünyanın gerektirdiği beceriler, prensipler ve davranış biçimleri konusunda yönünüzü bulma yolculuğunuza ışık tutacaktır.” önerisi ile yalın 6 sigma ve kısıtlar teorisinin nasıl birlikte uygulandığını bir üretim fabrikasındaki zorlukları ve hem iş yönetimi hem insan yönetiminin nasıl olması gerektiğini alınan kararların uygulanabilirliğinin öğrettiği örneklendiği güzel bir kitaptı kesinlikle bu yalın 6 sigma ve Kısıtlar terosi ile ilgileniyorsanız mutlaka bu kitaplar ufkunuzu açacaktır.

Bir kitap önerisi vererek yazımı sonlandıracağım.Planlama müdürüm ile sohbet esnasında “Şimdi anladım! Parakende ve Kısıtlar Teorisi” kitabını öğrendim. Kitap özetinde;

Dr. Goldratt perakende endüstrisinin özündeki kökleşmiş sorunları ele alıyor:

Satış tahminlerindeki düşük doğruluk oranı

Çok uzun temin süreleri

Perakendecilerde bazı ürünlerden yeterince yokken, bazılarından gereğinden fazla olmas

Bugünün lojistik yaklaşımının, tedarik zincirindeki stokları, olması gereken yer ve zamanda hazır bulunduramaması

ile ilgili noktalara değiniyor. Benim gibi parakendede çalışan bir beyaz yakalı için bulunmaz bir bilgi kaynağı. Henüz okumadım ama okuduktan sonra fikirlerimi ayrıca yazı olarak buraya bırakacağım.

Bir sonraki yazıya kadar kendinize iyi bakın sayın okur. Haftaya yazılacak yazının içeriği çarşamba günü paylaşılacaktır. O zaman kib by…