Konsantre Olmak ya da Olamamak!

7 harfli kelimeyi ne kadar sürede bulabiliyorsunuz? Yatay, dikey ya da çapraz bulabilirsiniz.

Dikkat ve konsantrasyon yeteneği, başarıya ulaşmak isteyen herkesin asla vazgeçemeyeceği bir özelliktir. Yaptıkları işe veya çalıştıkları konuya gerçekten iyi konsantre olabilenler, daha kısa zamanda, daha çok konuyu, daha etkili bir biçimde öğrenebilmekte ya da sorunu çözebilmektedirler. Diğer bir deyişle konsantrasyon, herhangi bir işi yaparken, o işe kendini tamamen verebilme ve bunu iş bitimine kadar sürdürebilme yeteneğidir.
Konsantre olmak; düşünceyi, duyguyu ve gücü bir noktada toplamak demektir. Etkili ve verimli bir çalışma ve öğrenmenin ön koşullarından biri de uyanıklık, dikkat ve konsantrasyondur.

Başarının ilk kuralı konsantrasyondur. Bütün enerjiyi bir noktaya yönlendirip etrafa bakmadan amaca odaklanmak gerekir.

Öğrendiklerimizi Neden Belleğimizde Tutamıyoruz?

Görmeden baktığımız, duymadan dinlediğimiz, hissetmeden dokunduğumuz, tat almadan yemek yediğimiz, düşünmeden konuştuğumuz, kokusunu ayırt etmeden nefes aldığımız, fiziksel farkındalık olmadan hareket ettiğimiz için olabilir mi? Böyle bir “duygusal körlükte” belleğin evrenle ilişkisi kesilir. Verimli bir öğrenmenin ancak beş duyunun çok iyi kullanılmasıyla mümkün olabileceğini dile getiren Leonardo da Vinci, duyularını çok iyi kullanıyordu. Onunla ilgili; “O yaptığı iş ne olursa olsun bütün duygularını ve duyularını o işe odaklıyordu. Resim yaparken o kadar yoğunlaşırdı ki; adeta resmin dışında hiçbir şeyi görmez, duymaz ve hissetmezdi. Kitap okurken gözlerini olabildiği kadar açar, zihnindeki bütün hayalleri durdurur ve beynini tümüyle okuduğu yazıya odaklardı. Müzik dinleyeceği zaman da müziğin verdiği zevki iliklerine kadar hissederdi.” denirdi. Leonardo da Vinci’ nin göz kamaştıran başarı ve becerilerinin temel nedeni, o an yaptığı işe bütünüyle konsantre olabilmesiydi.
Unutmamalıyız ki her insan büyük bir iç potansiyele sahiptir ancak kişiler bu potansiyelden konsantre olabildiği ölçüde yararlanır!
Beyni tek bir konuya yoğunlaştırmak beyin gücünün açığa çıkmasını sağlar. Beyninizi bir şeye tam olarak konsantre edebildiğiniz anda bilinç ve bilinçaltının gücü birleşir ve hedefe yönelir. İlgi neredeyse, enerji oraya akar. Konsantrasyon, enerjinin tek bir noktaya odaklanmasıyla sağlanır. Fransa’ nın eski başbakanlarından Georges Clemencau “Saçımı tararken yalnız saçımı düşünürüm.” der. Her yetenek gibi dikkat ve odaklanma konusunda başarılı olmak kişiden kişiye değişebiliyor. Ancak kişinin eğitimle dikkat düzeyini ve konsantrasyon sürelerini geliştirmesi mümkündür. Nerede olursa olsun, başarılı olabilmek için kendi düşüncelerimizin kontrolsüz akışına ve dışarıdan gelen etmenlere kayıtsız kalabilmeyi öğrenmemiz gerekir.

Konsantrasyonu korumak, bir kişilik özelliği değil öğrenilen bir yetenektir.
Beynimiz dinlemek istediği kişinin sesine odaklanır, diğer tüm sesleri bloke eder. Bir futbol maçında, bir partide ya da çok gürültülü bir iş ortamında da durum aynıdır. Bir sese, kişiye veya olaya odaklanır, diğer şeyleri yok farz ederiz. Bu, insanın dikkatte seçicilik yetisinin göstergesidir. Özünde hepimizin doğasında olan hayatta kalma mücadelesinin bir sonucudur bir şeye tam anlamıyla konsantre olmak. Aksi takdirde çevresinde olan onca görsel, işitsel olayla hiçbir şey yapamaz hale gelir, kaybolur gider insan.

Neden Konsantrasyona İhtiyaç Duyarız?

İş çok, zaman limitli. Dolayısıyla, etkin bir şekilde çalışmak ve iyi işler çıkarmak için öncelikleri doğru belirlemek ve önceliklere önem sırasına göre odaklanmak şart.
Konsantrasyon Bozukluğunun Belirtileri ve Nedenler Nelerdir?
Konsantrasyon dağınıklığı modern insanın en önemli sorunlarından biri haline gelmiş durumda. Etrafımız dikkatimizi dağıtan tuzaklarla çevrili iken odaklanmak elbette kolay değil. Konsantrasyon bozukluğu kişinin performansını ve günlük yaşamını olumsuz etkilediği gibi kişide depresyona da neden olabilmektedir.

Konsantrasyon bozukluğu nasıl anlaşılır?

 Dikkat gerektiren işleri yapmaktan kaçmak,
 Belirli bir konuya uzun süre odaklanma, kendini işe verememe sorunu yaşamak, çalışırken hayallere dalmak,
 Sık sık eşyalarını kaybetmek,
 Unutkanlık,
 Dağınık ve düzensiz çalışmak,
 Yaptığı işlerden çabuk sıkılmak,
 Yaptığı işi sonlandırma sırasında güçlük yaşamak,
 Bir işle uğraştığı sırada başka düşüncelere kapılmak,
 Sık sık dalıp gitme sorunu yaşamak,
 Okuduğu kitaptan ya da bir yazıdan bir şey anlamakta güçlük yaşamak,
 Düşünceleri toparlayamamak,
 İsimleri sıkça unutmak,
 Alınan kişisel kararları uygulayamamak.

Birçok kişinin yaşamını olumsuz yönde etkileyen konsantrasyon bozukluğu fiziksel ve genetik nedenlerden kaynaklanabildiği gibi, çevresel etkenlerde bu rahatsızlığa neden olabilmektedir.

Konsantrasyonu Bozan Etmenler

Psikolojik Etmenler: İsteksizlik, aşırı kaygı, aşırı güven, başaramama korkusu.

Bedensel Etmenler: Sağlık sorunları, kötü beslenme, aşırı yorgunluk, uykusuzluk.

Çevresel Etmenler: Gürültü, müzik, telefon, öğrenme yöntemlerini bilmemek, çalışma ortamının aydınlatmasının ve havalandırmasının yetersiz olması, araya giren işler.

Kişinin ilgilendiği işin hedefine ve isteğine uygun olması da çok önemlidir. Kişiler istedikleri işler üzerinde daha da yoğunlaşırken, ilgisini çekmeyen durumlarda konsantre sorunu yaşamaktadır. Bu nedenle konsantrasyon bozukluğunun tamamen kişinin düşünceleri ve isteğine bağlı olduğu bir gerçektir. Konsantrasyon bozukluğu; uyku sorunlarına, beyin yorgunluğuna, strese, ekonomik problemlere, mutsuzluğa, aile içi geçimsizliğe, geleceğe dair kaygılara sebep olabilir.

Konsantrasyon bozukluğu; pozitif alışkanlıklar, egzersizler, psikoterapi ya da ilaç tedavisi ile uzaklaştırılabilir. Kişilerde görülen konsantrasyon bozukluğu dikkate alınmazsa ve tedavi edilmezse kişinin hayat standardı düşecek ve gelecek yaşamıyla ilgili kaygısı her geçen gün artacaktır.

Stres, iyi ki var!

Stres, iyi ki var!

İnanılmaz yoğun bir hayat yaşıyoruz değil mi? Devamlı çok meşgulüz, yetiştirmemiz gereken işlerimiz var. En son ne zaman kendinize zaman ayırdınız, zihninizi dinlendirdiniz? Çamaşır makinasını bile çok çalıştırdığımızda ısınması, bozulması normal gelirken bu kadar yoğun çalıştırdığımız zihnimizi dinlendirmeyi neden düşünmüyoruz? Bu kadar yoğun çalışan bir şeyin gergin olması normal değil mi? Bu gerginliğin devamında yaşadığımız stresi de anlamlandırmak genellikle işimize gelmez. Çoğu zaman stresi pusuda bekleyen bir canavar gibi görürüz.

Bir çocuğun balonunu elinden kaçırması bir stres faktörüyken, bir hayvanın kendine av araması da bir stres faktörüdür. Stres konusunda çalışan öncü bilim adamlarından Selye’ ye göre stres, vücuda yüklenilen herhangi bir özel olmayan isteme karşı vücudun tepkisidir. Bireyin duygusal ya da fiziksel durumuna karşı olası bir tehdit sezdiğinde vücudunda ya da beyninde oluşan tepkiye stres diyebiliriz. İçinde bulunduğumuz ekonomik koşulları, politik karmaşayı, çarpık kentleşmeyi, rekabetçi hayatı ve teknolojik değişiklikleri göz önünde bulundurduğumuzda stressiz bir hayata ütopya diyebiliriz. Stresli anlarda beynin hipotalamus bölgesinden kortizol hormonu salgılanmaya başlar. Bilim camiasında stres hormonu olarak bilinen bu maddeyi aslında vücudumuz gerginlik anında bize yardımcı olması için üretir. Kortizol, sağlığımız ve huzurlu olmamızda önemli bir rol oynar, bizi harekete geçirir ve tehdit olarak tanımladığımız her problemle başa çıkmakta yardımcı olur. Kortizol seviyelerimiz iyi olduğunda, zihinsel olarak güçlü, açık ve motive hissederiz. Ancak, eğer düşükse ya da çok fazlaysa, kafası karışmış, kayıtsız ve yorgun hissetmeye daha çok eğilimli oluruz. Aşırı kortizol üretimi sonucunda insan vücudundaki kan basıncı ve şeker miktarı artar. Vücudun bağışıklık sistemi zayıflar.

Kortizol hormonunun vücuttaki varlığı gün içerisinde değişkenlik göstermektedir. Sabah saatlerinde en yüksek seviyede salgılanırken, günün ilerleyen saatlerinde azalmaya başlar ve geceleri en düşük seviyesine ulaşır. Gece uykusuzluk çekiyorsak bunun bir sebebi de kortizol seviyesinin düşmemesinden kaynaklanabilir. En temel stres kaynakları: kişilik tipi, yaş, cinsiyet, algı farklılığı, geçmiş tecrübeler, aile yaşamı, sosyo-ekonomik yapı ve iş ortamı olarak sınıflandırılabilir. Stresin belirtileri fiziksel, duygusal, zihinsel ve sosyal alanlarda ortaya çıkar.

Stres vücudumuzda 3 aşama şeklinde ilerler.

1. Aşama alarm evresi; bu evre ilk 24 saati kapsar, vücut stresle ilk defa yüz yüzedir ve hormonal olarak salgı burada başlar. Kalp atışı hızlanır, nefes alışveriş değişir, kan şekeri artar ve kaslar gerilir. Bu evrede vücut, tehlikeyle savaşmaya ya da tehlikeden kaçmaya karar verir.

2. Aşama direnç evresi; bu aşamada vücut oluşan sıkıntıyı tamir etmeye ve strese uyum sağlamaya çalışır. Vücuttaki tüm enerji stres kaynağını kontrol edebilmek için kullanılır ve vücudun direnci artar. Eğer organizma başarılı olursa stresin belirtileri ortadan kalkar.

3. Aşama tükenme evresi; stres belirtilerinin devam etmesi durumunda denge gerçekleşmezse vücut yorgun düşer ve tükenme evresine geçilir. Kontrol kaybolmaya başlar ve psikosomatik hastalıklar oluşabilir. Vücut artık stresle başa çıkamaz ve stres kaynaklı hastalıklardan olan baş ağrısı, ülser, kalp ve damar rahatsızlıkları yaşanır.

“Dünyada stres diye bir şey yoktur, sadece stresli düşünceleri olan ve buna göre hareket edenler vardır.” der Wayne Dyer. Bir problemi bilmeden o problemi nasıl ki çözemeyeceksek, kaynağını bilmediğimiz stresi kontrol altına almak da mümkün olmayacaktır. Mesele yaşadığımız stres değil, stresi yaratan durumlara ve olaylara yüklediğimiz anlamlardır. Bu durumda “Stres hakkındaki düşüncelerimizi değiştirmek bizi daha sağlıklı yapar mı?” sorusu aklımıza gelir. Strese girdiğimiz anlarda vücudumuzda yaşadığımız değişimleri, vücudumuzun karşılaştığı tehdite/meydan okumaya başa çıkmak üzere harekete geçmesi olarak görmemiz gerektiğiniz söylüyor Harvard üniversitesinin yaptığı bir araştırma. Strese verilen tepki aslında faydalı, bizi harekete hazırlıyor. Bu durumda stres hakkındaki düşüncelerimizi değiştirdiğimizde vücudumuzun strese karşı tepkisini de değiştirebiliriz. Stres, uygun nitelikte ve yoğunlukta olduğunda kişiyi geliştiren, ona tecrübe kazandıran, güçlendiren bir uyarıcıdır.

“Başarısız olmamıza neden olan şey stres değil, stresli durumlara tepki verme biçimimizdir.” der Wayde Goodall. İyi yönetilen stresin faydalı bir tarafı vardır, bu durum aşağıdaki tablodaki gibi psikolojide ters U diye de açıklanmaktadır.

Dodson Yasası performans ve stresi yukarıdaki tablo ile açıklamaktadır. Bir işi yüksek performansla yerine getirmek için üzerimizde baskı/beklenti yoksa ya da düşükse, o işe odaklanma durumumuz, enerjimiz, dikkatimiz ve dayanıklılığımız düşük olur. Baskı ve beklenti arttıkça “yüksek performans” alanına geçeriz, odağımız artar ve iyi bir performans sergileyebiliriz. Burada kalmak ancak optimum stres düzeyi ile mümkün olur. Öte yandan stresin çok yüksek düzeyde olması halinde kaygı, telaş, negatif düşünceler artar ve beynimizi bloke eder. Bu blokeden dolayı performansımız da zarar görür ve beklenen yüksek performanslı iş sonuçlarına ulaşamayız.  

Buradan da gördüğümüz üzere, belli miktardaki stres aslında bizim için iyiyken yüksek ya da düşük seviyedeki stres her anlamda bizi aşağıya çeker. Bu sebeplerden dolayı stresi yaratan durumların farkına varmak, onu tanımak ve bu süreçlerde nasıl hareket edeceğimizi bilmek bizi daha mutlu bireyler haline getirecektir. Stresi bir düşman değil de bir arkadaş olarak gördüğümüz taktirde birçok alanda ivmenin yukarıya doğru gittiğini birlikte izleyebiliriz.