Ayna Ayna Söyle Bana…

Aynaya baktığınızda ne hissediyorsunuz?

Güzel, alımlı, sexy, havalı, genç, çekici ya da… Çirkin, zayıf, kilolu, yaşlı, solgun, bakımsız?

Hangisi?

Güzellik kavramı kültüre, zamana göre değişiyor. 20. Yüzyıl’ da pek çok anlamda ve hızla değişen dünyada,  güzellik kavramına tüm dönemlerden farklı bir bakış getirildi. Gerçek  olmayan bir güzellik kurgusu insanlara sunuldu ve özendirildi. Teknolojinin gelişmesi ile görselliğin gücü arttı, 21. Yüzyılda da tüm hızıyla devam ediyor biraz daha evrilerek belki de, fiziksel  güzellik artık bir bakıma kontrol edilebilir hale geldi. Medya ve görsel teknolojinin gelişmesiyle, iyi görünmek, güzel görünmek, fit olmak, bakımlı olmak gerçeküstü rol modellerle pekiştirildi. Sinemada, medyada gerçekte olduğundan daha güzel gösterilen görsellerle beynimiz yıkandığı için aynaya baktığımızda pek çoğumuzun hissettiği şey “kusurlu” olduğumuz. Ekranlarımızı açtığımızda da karşılaştığımız, daha güzel, daha zayıf, daha ve dahasını vaat eden reklamlar. Kısa sürede şahane saçlar, şahane cilt, mükemmel beden… Alttan alttan “ sen kusurlusun ama daha iyi olabilirsin” subliminal mesajını yineledikçe, hissiyat tüm dünyanın gözleri bedenimize odaklanmış gibi. Sonuç, güzellik için dökülen paralar, hasta eden dietler, sonu gelmeyen plastik cerrahi operasyonlar, ve aynada başkası. Kusursuz hiç değilsiniz, peki mutlu musunuz?

Aslında hepimiz biliyoruz ki biz bu bedenlerden çok daha ötesiyiz, baktığımızda gözümüzü parlatan bir ruhumuz, gülümsediğimizde çevreyi aydınlatan bir enerjimiz, ağladığımızda dışarı açılan kalplerimiz, konuştuğumuzda  yansıttığımız düşüncelerimiz ve içimizde anbean değişen bizi biz yapan bu görünen bedenimizden çok daha fazlası.

Neyse ki uçlaşan her toplumsal davranış kalıbı bir noktada tam zıttını da güçlendiriyor. “Kendini olduğun gibi sev.”  Felsefesi de tam bu noktada devreye giriyor. Bu felsefeyle aydınlanma yaşayanlardan biri de Taryn Brumfitt, facebookta yaptığı farklı bir “öncesi sonrası” paylaşımı çok ilgi görünce kendi hikayesine başkalarınınkini de ekleyerek hazırladığı belgesel ile bir farkındalık hareketi yaratıyor. “Vücudunuzla Barışın” netfilix’den izleyebilirsiniz. Bedeni tamamen yanan bir kadın ve hormonal bozukluklarından dolayı sakalları olan başka bir kadın gibi çok ilgi çekici insanlar, hikayelerini paylaşıyor. Hikayelerin ortak noktası “siz nasıl hissederseniz insanlar sizi öyle görür” fikri.

Taryn Brumfitt’in Facebook’ta çok ses getiren  “öncesi sonrası” paylaşımı ;

Markalardan da özellikle kadınlar üzerinde oluşan güzel ol, genç kal, mükemmel ol, zayıf ol baskısını fark edip, kurgu değil gerçek insanı anlatan ve kampanyalarını bu doğrultuda yürütenler var. Dove’ da bu markalardan biri. Dove uzun yıllardır reklam kampanyalarını gerçek güzellik fikri üzerine yapıyor. Hatta bu kampanyalar 21. Yüzyılın en iyi kampanyaları arasında gösteriliyor. Bir FBI ressamının insanları görmeden, kendilerini tariflemeleri ve başkalarının aynı kişileri tariflemeleri üzerine iki robot resim çiziyor.

Dove Gerçek Güzellik; “Düşündüğünüzden Daha Güzelsiniz”

Dış görünüş odaklı yaklaşım özellik çocukluk ve ergenlik döneminde aktarılıyor. Kimi zaman bir insanın tüm hayatını etkileyecek hasarlar oluşturabiliyor. “Kusursuz”  insanlarda farklı bir yönde etkileniyorlar. Herkes kendi kusurlarıyla mükemmel.


 Farklılıkların zenginleştirdiği, kalıplaşmış kavramların insanlar üzerinde toplumsal baskılar oluşturmadığı daha renkli bir dünya reklamlarla, influencerlar ile olur mu bilemeyiz ama bir farkındalık yaratıyor… Yavaş yavaş belki

AZ ÇOKTUR !

Sizi ne mutlu eder ?

Memnuniyetsizlik bağımlılık mı ?

Şikayet etmek alışkanlık mı ?

Daha iyi hissetmek için ne yapmak lazım?

Hangisi ile daha çok mutlu olursunuz ?

İyi geliri olan bir iş mi ? Peki daha büyük bir ev ? Daha çok eşya ? Başarı ?

Bunlar gerçekten ömür boyu mutlu olmanızı sağlar mı ?

Gerçekte neye ihtiyacınız var ?

Hayatınızın kaçta kaçı size ait ?

Soruları biraz abartmış olabilirim . “Minimalist  : Önemli Şeyler Hakkında Bir Belgesel”  bunlar gibi sorulara kafa yoran ve çözüm arayan Jashua Fields ve Ryan Nicodemus’un hikayesi. 2010 yılında başladıkları yolculuklarını 2016’da belgesele dönüştürmüşler . “Hayatımız daha azı ile nasıl olur ? “diye yola çıkmışlar ve daha az eşya daha basit yaşam konsepti ile stresi azaltarak , daha çok kendileri oldukları ve” yaşadıkları” yaşamlarını sürdürüyorlar ve şehir şehir gezerek bu konsepti insanlara anlatıyorlar.

Belgeselde benzeri yaşam konseptini farklı şekilde benimsemiş, hatta uzmanlık alanını da bu konsept üzerine geliştirmiş insanların hikayeleri de anlatılıyor. Fonksiyonel iç mekan çözümleri sunan bir mimar, Project 333’ün yaratıcısı da bunların arasında . Project 333 en ilgi çekici olanlardan biri,  MS hastası olduğunu öğrenen  Courtney Carver’ in hayatında ki stresi azaltmak için yaşamını sadeleştirmek üzere yaptığı proje, pek çok insana ilham olmuş ve ulaşmış. Gardrop detoxu gibi düşünülebilir. Giysi, ayakkabı, çanta ve aksesuardan seçtiğiniz 33 parça ile 3 ay geçirebilir misiniz ? Pek çok insan deniyor ve deneyimlerini bemorewithless.com ‘da paylaşıyor. Neler seçmeniz gerektiğiyle ilgili bir liste var, bu listeyi kendinize göre değiştirip başlayabilirsiniz. İlginç bir tecrübe olabilir.

Minimalist genel olarak tüketime karşı değil, bilinçli bir tüketici olmak için farkındalık yaratmaya çalışıyor. Gerçekten ihtiyacımız olan kaliteli ürünleri tüketerek, fonksiyonel eşyalar ile gerçekten ihtiyacımız kadar alanlarda yaşayarak, sevdiklerimize ve kendimize daha fazla zaman ayırabileceğimizi  anlatıyorlar. Belgeseli Netflix ’de izleyebilirsiniz.

Dünyanın nesne çöplüğüne döndüğünü ve nerdeyse insanlara  yer kalmadığını düşünürsek sürdürülebilir bir insanlık için bilinçli tüketici olmak kadar bilinçli üretici olmak da gerekiyor. “Çöp” üretmemek  ve tüketiciyi çevre bilinci ile ürün ve hizmet sunmak üreticilerin görevi. Üretici veya tüketici herkese çevre için sorumluk düşüyor nihayetinde.

Alışılagelmiş yaşam döngüsü  “doğ-oku-iş bul- evlen –çoğal-daha çok çalış-daha çok harca-daha iyi ol-en mükemmel sen ol-yaşlanma-öl “  gibi acımasız bir hale gelmişken bu döngüden fırlayıp kendimizi bir ara dışarı atabilirsek, dünyanın  merkezinde atıkların aynı hızla dönüşemediğini farkedebiliriz  belki.