Aşkın Matematiği

Aşkın Matematiği
Bir türlü gelmeyen bahardan umudumuzu kestik artık yazı gözler olduk. Haliyle bahar gelmeyince de o tatlı aşk kıpırtıcıklarından da mahrum olduk bu sene. Peki ya sadece bahar gelmediğinden değil de normalde de aşkı bulamayanlar ne durumda. İşte size bu yazıda şahane bir kitap önerisinde bulunacağım.

Aşkın Matematiği – Hannah Fry
Bir sevgili bulmak zorken birde bulunan sevgiliyle evliliğe kadar gidebilecek bir ilişki kurmak bence bu dönemin en zor işi. Bu konuya eğilen sevgili matematikçiler bu işin nasıl olacağı ile alakalı bize bir yol haritası çıkarmışlar.
Hannah Fry, UCL Center’da gelişmiş uzay analizleri bölümünde çalışan bir matematikçi. 2014 yılın da yaptığı TED konuşmasında yazmış olduğu “Aşkın Matematiği” kitabında bulduğu teoriyi anlatmıştı. Teorisinde, pozitif <-> negatif çiftlerin birbirlerine nasıl davrandığını gözlemleyerek, kişilerin davranışlarına göre bir ilişkinin uzun sürüp süremeyeceğini tahmin etmenin yollarından bahsetmişti.

Hannah Fry, psikoloji bilimi adına önemli araştırmalar yapan John Gottman ve ekibinin çalışmalarından referans almıştır. John Gottman ve ekibi, uzun yıllar boyunca yüzlerce çift üzerinde araştırma yapmış ve çiftlerin mimiklerini, kalp atışlarını, kan basınçlarını, deri iletkenliklerini ve partnerleriyle olan konuşmalarında kullandıkları kelimelerin kaydını tutmuş.

Araştırmalarının sonucunda, düşük ayrılık riskine sahip çiftler birbirleriyle daha pozitif etkileşime girerken, yüksek riske sahip çiftler daha çok negatif etkileşime yatkın olduğu ortaya çıkmıştır.
Fry çalışmayı şu şekilde belirtiyor: “Her iki tarafın da mutlu olarak nitelendirdiği ilişkide alınganlık ya da önyargılar daha düşük. Mesela bir kadın, kocasının eve geldiğinde suratsız oluşunu işte geçirmiş olduğu kötü bir güne ya da iyi alınmamış bir uykuya bağlayabiliyor. Negatif ilişkide ise bu durum tam tersi. Kötü davranış bir norm olarak kabul ediliyor. Mesela, bir adam eşinin suratsızlığını kadının ‘bencilliğinden’ kaynaklı ‘tipik’ davranışı olarak görüyor.”

Kitapta ilişki kurmanın tüm taktikleri matematiksel olarak açıklanmış. Reddedilme korkusu olanlar içinde temeli matematiksel denklemlere dayalı bir chat uygulama önerisi de var. Uygulama bir grup matematikçinin bir araya gelerek yaptıkları bir çalışma. Size ilk girişte 15 soruluk bir anket doldurmanızı istiyor. Bu yanıtlara uygun en yakın kişiler ile sizi eşleştiriyor. Bulunduğunuz konum ve uyum dereceleri de size sunulacak kişilerin çeşitliliğini arttırıyor/azaltıyor. Seçtiğiniz kişilere göre alt tabanda bir yapay zeka programı size eleme kriterlerinizi algılıyor ve yeni sunulan seçimlerde daha beğeneceğiniz kişileri önünüze getiriyor.

Bu konuya matematiksel yaklaşmak aşkın duygusallığını azaltacağını düşündürebilir ama denemekte fayda var. Belki de matematik bizi gerçek ruh eşimiz ile buluşturmaya çok yakındır.
Son olarak Hannah Fry’ın şu cümlesi ile yazımızı sonlandıralım.
“Sizi farklı kılan şeylerin üzerinde durmalısınız, bazı insanların bunu çekici bulmayacağını düşünseniz bile. Çünkü sizi beğenen insanlar her hâlükârda beğenecek ve beğenmeyen önemsiz insanlar, yani onlar sadece sizin yararınıza olacak.”

Bir sonraki yazıya kadar…

Evren Benimle Dalga Geçiyor Galiba?

Zamanın birinde uzaklarda bir kız yaşarmış. Kız aşırı fakirmiş, geçinebilmek için sürekli çalışmak zorundaymış. Başkalarının tarlalarında, evinde çamaşır yıkayarak ya da köy okullarının temizliğini yaparak. Hayal kuramayacak kadar fakir olmak onu çok üzüyormuş acaba bende bir gün hayal kurabilir miyim diye kendi kendini sorgularken buluyormuş.

Masal bu ya hayatında hiç renk olmayan büyük bir krallığın, biricik prensi ise yollara düşmüş kendine yeni renk yeni heyecanlar arıyormuş. Bir gün at sürmekten o kadar yorulmuş ki kendini bir yere usulca bırakmış. Zaten henüz sabahmış şu ağacın altında biraz dinlense hiç bir şey olmaz diye düşünmüş ve uyumaya başlamış. Gözünü açtığında ona bakan bir çift ela göz görmüş. Bu güzel gözler karşısında baka kalmış.

Ardından müdür Necmi’nin yolunmuş tavuk gibi bana bağırmasıyla hayalimin içine ettiğini söylemem bir oldu. İnsanı ofisindeyken bile hayal kurmasına izin vermiyorlar abi ya. Neymiş nerede kaldı son reklamın metni geliyor be.

İşte hayatımızın ne kadar kural tabanlı olduğunu görüyorsunuz. Para kazanmak için çalışmak zorundasınız. Reklamın çıkması için metni bitirmiş olmanız lazım, evlenmeniz için birinin sizi sevmesi lazım ama artı parantez siz sevmeseniz de olur kadınlar zaten sever.

Heh işte bu yazının ana konusu bu “Kadınlar zaten sever”. Nasıl ya biz niye sonunda nasıl olsa seversin muhabbetine konu oluyoruz. “Erkek zor sever ondan” cevabını hepimiz duymuşuzdur. Valla anacım erkekte her gördüğünü seviyor. O işler bildiğiniz gibi değil.

Toplum tarafından insanlar birbirini bir şekilde baskılamaya kodlanmış gibi davranıyor. Erkekler de bu çok olmasa da özellikle kadınlar birbirini ezmek için resmen yarışıyor. Bunu en yakında görebileceğimiz bir yerde ofisler oluyor genelde. Pelin ofisimizin fahri prensesi. Kimseyi beğenmez kimsenin onun beğenmediğini de beğenmesine izin vermez. Ofisin en şık ve cool giyineni. Tüm bekar erkeklerin gözdesi fakat bugüne kadar biriyle sevgili olduğunu duymadık. Benim masamda onun masasına 2 masa ötede. Çoğu yaşadığı diyaloğa şahit oluyorum. İstemeden de olsa bir şekilde kulak misafirliği yani. Pelin hem onu gerçekten seven birini bulamamasından şikayetçi, sürekli kendini sorguluyor ve eksik bir şey mi var diye kendi kendini yiyor. Bazen saçmalıyorsun Pelin rahat bırak kendini her şey olacağına varır demek istesem de etrafındaki yamyam kadınlar onu bir türlü rahat bırakmıyordu. Kimisi kilosuna takılıp laf söylüyordu kimisi 30 yaşına gelmişsin artık birini seç zaten sonra seversin gibi beylik laflar söylüyordu. Pelinde o cool görünen kimliğinin arkasında aciz bir kıza dönüşüveriyordu.

Bir gün kahve almak için mutfakta karşılaştık. Dayanamayıp laf attım bir gün yemek mi yesek diye. Tepeden bir göz süzer diye bekledim ama umursamazca olur dedi. Öğlen için anlaştık ve öğle vaktinde kapıda buluştuk. Ben hamburger menü alırken onun sadece salata alması canımı azcık sıkmıştı ama şu an bunu düşünmeyecektim. Minik bir iki yoklamadan sonra konuyu bir şekilde erkeklere ve ilişkiye getirmiştim. Kendimden örnekler vererek güvenini sağlamış olacağım ki kendinden bahsetti. Kadınların ona davranışlarından erkeklerle olan ilişkisinden her şeyden bahsetmişti. İnanın o dışarıda gördüğüm güçlü kadınının altında minik ve kırılgan bir kız çocuğu varmış.Kadınların kıskançlıkları ile başedemesinden bir çok ilişkisinde erkeklerin onun güçlü olmasına dayanamadığı için terk ettiğinden bahsetti. İnanır mısınız içim burkuldu. Bunca yıl boyunca güçlü durmamız için bir çok kişisel gelişim kitabı okuyoruz ama toplum güçlü olduğun için seni bir çarmığa germediği kalıyor yani insanlar kendisi de zayıfsa herkes zayıf olsun istiyor bu nasıl kötü bir istek dimi.

Peline karşı yorumum yoktu bir yönlendirmede yapamadım çünkü bende bilinçli bir insan değilim bu konuda sadece “kendin gibi ol” demekle yetindim. Sonra yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.”İlk kez biri bana kendin gibi ol dedi çok tuhaf” dedi. Anlamsızca yüzüne baktım hadi gidelim mi işe 1 de toplantı var dedim ve kalktık. Ertesi gün ofiste merhabalaştık. Kahve için mutfakta karşılaştık, toplantıda birbirimizin fikirlerini geliştirmek için tartıştık yani rutinimizi yaşamaya devam ettik. Bir hafta sonra tuhaf bir şey oldu Pelin o kokoş havasını biraz kırmıştı. Sonra ki haftalarda daha da tuhaflaşarak devam etti. İçten gülüyordu o üsten bakan bakışlarını normal seviyelere indirmişti. Etrafında dolanan kızlar bir süre sonra artık yoktu. Sıradan olmanın tadını çıkaran bir havası vardı. Hala salata yiyordu evet ama arada zararlı atıştırmalıklar yediğini de gördüm masada 😛 Oley be tek ben kilo almayacaktım ay sanırım bende biraz kıskanç kadın moduna girdim pardon 🙂

Bu sırada arkadaşlığımızda seviye atlamış olmalı ki bir gün masama elinde hamburger paketi ile geldi ve bugün öğlen banklarda beraber kendimizi şımartalım mı? dedi. Neden olmasın dedim ve boş bir bank bulup havanın tadını çıkardık. Sonra ilk o konuştu. “Sana teşekkür ederim bazen göremediğimiz şeyler için fazlası ile üzülüyoruz. Nedeninin hep kendimiz olduğunu düşündüren bir sürü iyi niyetli(!) arkadaşlarımızda bu konuda üzerimize geliyor. Çoğu zaman evrenin benimle dalga geçtiğini düşünürdüm. Fakat öyle değilmiş ben görmezden gelerek hayatımı zindan ediyormuşum. Kendim gibi olmak beni gerçekten özgür gibi hissettirdi. Bu konuda sana teşekkür etmek istedim.” dedi.

Beni hayal edin lütfen yüz ifademi, ağzımda ısırdığım hamburger parçası ile ciğerime kadar düşen çenem ile kıza bakıyorum aval aval. Nasıl sarıldıysam artık biraz serbest bırakır mısın kemiklerimi kıracaksın dedi Pelin. Ya Pelin sen beni bu dünyada şu an en mutlu eden insansın ne olacak şurada iki dk sarılsam dedim. Salak gibi gülüşüp toplantı için kalkıp ofise gittik.

Çok ilginç bir şey dimi bir kelimenin insanın hayatını değiştirmesi. Terzi kendi söküğünü dikemiyor ama diğerleri içinde aşırı mutlu.

 

Bir sonraki yazıya kadar beni motive edecek bir şeyler yazın buraya yorum olarak bende diğer hikayelerimi anlatayım.

 

Bilemiyorum Altan Bilemiyorum

Normalde böyle şeyler yazmayı pek sevmem, en azından bu tarz bir yerde insanın kendini en gerçek bulduğu anı paylaşmasının doğru olmadığını düşünenlerdenim ama öyle bir zaman dilimindeyiz ki kime nerden nasıl ulaşacağını bilemiyorsun.

Belki bu yazdığım birilerine ilham olur, belki bakış açısını değiştirir, belki de hayatının atmosferine teğet bile geçmez ama hayatının “an” diliminde bir nokta bırakır.

Aşk sadece tek güne ithaf edilmez elbette, zaten “AŞK” kavramı da tek bir günlük hadise değil. 30 yıllık hayat yolculuğumun belki de 20 senesi bu “AŞK” kavramını anlamakla geçti. Çok vukuatlı bir hikaye elbette yok ama anladım ki “AŞK” aslında -RUH İKİZİNİ- bulduğunu sandığın fake duygu yumağıymış. Yani aşık olduğumuzu sandığımız an karşımızdaki tarafından tamamlandığını düşündüğümüz zamanmış.
Diyoruz ya çok aşığım, nefes alamıyorum, görmeden yaşayamam sesini duymazsam diğer sesleri duyamam gibi yok öyle bir şey kandırmayalım kendimizi. Aşk onun varlığına emin olduğun an hayatın farklı akmasıymış; zaman, onunla aynı frekansta ilerlemenmiş; başını kaldırıp gökyüzüne baktığında aynı şeyi görmenmiş: İki bulut, üç yıldız, bir mavi gökyüzü bir de duygu balonları… Kendini saklamadan tüm açıklığınla hayatını açmanmış. Ruhunun tamamlanmışlık hissiymiş. Aslında “aşk <=> ruh ikizin” ile kavuşma anıymış. Ruh ikizi, ruh eşi, aşık olduğum adam, aşık olduğum kadın bunların hepsine ne dersen de istersen hiçbir şey deme, demene gerek kalmadan hayatın o kadar güzel akacak ki o anın tadını çıkarmaktan başka birşey kalmayacak.

Süreli ömrümüzde müdahale edemediğimiz tek şey olan “Zaman” belki bize bir güzellik yapar. Geçmişi geri getiremeyiz ama belki geleceği daha çok anlamlandırabiliriz.

Ne dersiniz olur mu sizce böyle bir şey❤️

Bir sonraki yazıya kadar…

Kendine Aşık Olmak

Bundan yıllar önce, Pınar Kür’ ün Bilgi Üniversitesi’ nde verdiği “Yazmak-Yaşamak” adlı öykü yazarlığı seminerlerine devam etmiştim, on hafta boyunca. Büyük bir iştahla katıldığım bu seminer benim daha iyi yazmamı sağladı mı bilmiyorum ama bir romanın/hikayenin (dolayısıyla hayatın) nasıl okunması gerektiğine dair pek çok yeni bilgi edinmeme sebep oldu.

Seminerin beşinci haftasında, onuncu haftanın sonunda tamamlamamız gereken birer uzun öykü yazmaya başladık. Çağdaş Türk edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan Pınar Kür’ ün karşısına geçip saçmalamak olmazdı. O hafta neredeyse tüm zamanımı öykünün çatısını oluşturmaya ve iyi bir giriş kısmı yazmaya harcadım. Büyük gün gelip çattığında büyük usta karşısında sesim titreyerek yazdıklarımı okudum ve öykünün sonunu nasıl bağlayacağımı anlattım. Öykünün konusunu sevmişti. Kurgu iyiydi. Ancak giriş kısmını yazarken cümleler arasında boşluklar olduğunu, arada “şık ama konudan bağımsız cümleler” kullandığımı, bu cümlelerden kurtulmam gerektiğini anlattı uzun uzun.

Ertesi hafta birtakım düzeltmeler yapmış ama “şık ama konudan bağımsız cümleler”i çıkarmamıştım. Gerçekten güzel cümlelerdi ve ben bu tür cümleler kurabildiğimi gösterebilmek istiyordum. Pınar Kür, bu defa yazdıklarımı dinledikten sonra oldukça sert bir ifadeyle “o cümleleri çıkarmanı söylemiştim, hala duruyorlar” diye söylendi ve sonra bugün bile kulaklarımda çınlayan o sözleri söyledi: “Bülent, asla ve asla kurduğun cümlelere aşık olmamalısın. İyi olabilecek bir öykü aşık olduğun cümleler yüzünden çok kulak tırmalıyor.”

Son iki yazımda insanın kendini gereğinden fazla önemsemesinin o kişiyi çok zaman komik durumlara düşürebileceğini (Hocanız Size Takar mıydı) ve hepimize gerekli hata yapma lüksünü kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakabileceğini (Ben Yapmadım Miki Yaptı) anlatmıştım. İnsanın ürettiklerine, cümlelerine mesela, dolayısıyla kendisine aşık olmasının ise bunlara göre çok daha ağır bir maliyeti var: İnsanı iyi şeyler üretmekten alıkoyabiliyor. Benim yazmaya çalıştığım öykünün güzel olabilecekken “cümlelerime/kendime aşık olduğum için” kulak tırmalaması gibi.

Ne dersiniz, gerçekten insanlar pek çok zaman elde ettikleri bir başarıya, yani kendilerine aşık olmuyorlar mı? Bu başarıların yarattığı etki bazen öyle büyük oluyor ki tuhaf bir sarhoşluk hali oluşuyor eser sahipleri üzerinde. O başarıya takılıp kalıyorlar ve başarının hangi şartlar altında oluştuğunu dingin bir kafayla analiz etmek yerine hayatlarının çok değerli zamanlarını aynı başarıyı dillendirerek geçirebiliyorlar. Kazanılan herhangi bir başarıyla yetinmek, rekabet yoğun dünyada yarışma gücünü insanın elinden alıyor ve eski günleri anarak mutlu olanlar, başkalarının çok daha ileri noktalara geldiğini çok uzun zaman sonra fark edebiliyorlar.

Nedense, ders sadece başarısızlıktan çıkarılırmış gibi bir algı var ve herkesin dilinde, tavsiyesine pek uyulmasa da aynı klişe: Başarısızlıktan ders çıkarmak. Oysa başarıyı doğru analiz edip ders çıkarmak da mümkün ve bir öncekiyle eş derecede önemli. Başarının oluşmasına yardımcı olan faktörler, kontrolümüz dışında lehte oluşan koşullar, doğru ya da yanlış yapılan işler, çevresel unsurlar, ekip üyelerinin katkıları ve rakiplerin hataları tek tek ele alınıp değerlendirilmeli. Oysa biz bunu yapmak yerine sadece başarıya sahip çıkıyor ve keyfine odaklanıyoruz. Başarısızlık durumunda da, belki de paralel bir bakış açısı yüzünden, ders çıkarma çabasına giriyoruz. Bu süreç genellikle başarısızlığa sebep olan etkenleri ortaya çıkarmak yerine sorumluluğu Miki’ ye yüklemek şeklinde gelişiyor. Amaç üzüm yemek filan değil yani…

Galatasaray’ ın dört sene üst üste elde ettiği lig şampiyonluğunun üzerine, bir de UEFA kupasını kazanması bu ülke toprakları üzerinde bir futbol kulübünün elde ettiği en büyük başarıydı kuşkusuz. Ne var ki, bu başarının da benzer bir zafer sarhoşluğuna sebep olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz, başarı sahipleri üzerinde. Ben bir futbol izleyicisi olarak, camianın bu süreci yeterince doğru yönetemediği kanaatindeyim. Başarıyı getiren etkenler de doğru değerlendirilemedi kanımca. Teknik direktör ve futbolcuların bir kısmı yarattıkları üstün katma değerin doğru takım içinde oldukları için gerçekleştiğini çok da algılayamadılar mesela. Teker teker takımdan ayrıldılar ve gittikleri hiçbir takımda o günkü başarıya ulaşamadılar. Sonra art arda geri döndüler ama tılsım çoktan bozulmuştu.

Yönetimse Galatasaray markasının değerini uluslararası alanda nasıl artıracağının yolunu aramak yerine elde edilen başarıyla kör olup yerel rakipleriyle dalga geçmeyi tercih ettiler. (Rakiplerse bu başarıyı model almak yerine küçümsemeyi uygun gördüler.) Yönetimin bu yaptığı olsa olsa kötü bir taraftar refleksi olabilirdi.

Galatasaray taraftarları o zaman elde ettikleri başarıyla övünmekte elbette çok haklıydılar ama onların takımlarına, aslında kendilerine, aşık olmaları camia üzerinde bir rehavet oluşmasına sebep oldu. Oysa kulüp yönetimini daha büyük başarılara doğru adım atmaya zorlayabilirlerdi, bunu yapmadılar. Elde edilen o müthiş başarı doğru yönetilebilse bugün Galatasaray’ ın adı Juventus’ la, Liverpool’ la, Barcelona’ yla anılıyor olabilirdi. Ertesi sene, şampiyonluğun kaybedilmesi üzerine yaptıkları “başarısızlıktan ders çıkarma” çalışmaları sonucunda ise sorumluyu ilan ettiler: hakemler. Tabii ki Miki bir kez daha iş başındaydı.

Ben de mesela tüm eğitim hayatım boyunca tarihten on üzerinden sekizden düşük not almadım hiç. Maliyet muhasebesinden iki kez kalmamın sebebi ise hocanın verdiği kırık notlardı elbette.

Benzer süreçler, bireyler ya da şirket yönetimleri için geçerli olduğu kadar devletler için de geçerliydi tabii ki. Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman, “Onlar bizim yaptıklarımızı hayal bile edemezler” derken; Rönesans çoktan başlamış; Osmanlı’ nın sonunu hazırlayan sebeplerse çoktan ortaya çıkmaya başlamışlardı bile, teker teker.

Bülent Göven

 

 

How do you fall in love ?

İnsan aşık olduğunu nasıl anlar? Peki 9 yaşındaki bir çocuk aşkı nasıl tanımlar?

“Rauf” dünya üzerinde unutulmuş olan Aşkın bir çocuk gözünden anlatması hikayesini anlatır. Film eleştirisinden ziyade filmin bende bıraktığı izlenimi aktarmak istiyorum.

Film 9 yaşındaki Rauf´un hikâyesini anlatıyor. Bir köyde, görünmeyen bitmez bir savaşın gölgesi altında yaşayan Rauf sevdiği kız için pembe rengi bulmak üzere bir yolculuğa çıkar. Kız, Rauf´un yanında çıraklık yaptığı marangozun 20 yaşındaki kızıdır. Rauf için pembe, hayallerindeki aşkın rengidir; umut etme cesaretinin ve hiç görmediği barışın rengidir. Pembeyi arayışı kızı gülümsetme arzusuyla başlar, fakat gri bir dünyada yaşayacağı deneyimler Rauf´a siyah ve beyazı öğretecektir.

Rauf’un “İnsan kime mektup yazar?”sorusu ile başlayan sonrasında arkadaşları ile “aşık nasıl olunur’u tartışır. Şu şekilde bir dialog geçer aralarında:

-Aşık nasıl olunur?
-Heycanlanırsın. + Heyecanlandım
-Gülersin + Güldüm
-Nefes alamazsın.Sanki biri ağzını tutmuş gibi olursun. + Nefes alamazsam ama ölürüm.
-İşte nefes almadan yaşarsan aşık olursun.

Bu dialogda bile bu zamanda yaşayıpta gerçek olduğunu düşünmediğimiz cümleler bulunmaktadır.Çocukken sevginin ve hislerimizin güzelliklerini sonuna kadar yaşarken büyüdükçe değerlerimizi kaybettiğimizi yüzümüze vurmaktadır.
Zananın istediği pembe rengi bulduğunda ona aşık olacağını düşünen Rauf her yerde bu rengi aramaktadır. Şehirde , köyde, evde yorganların içinde,çerçiden aldığı balonda bilmediği bu rengi tanımlamak için uğraşmaktadır.

Köyde bitmeyen savaşın etkilerini yer yer görsekte Zana’ın dağa çıkması ile Rauf yıkılır ama içinde ona olan sevgisi hiç bitmez. Hala pembe rengi arayan Rauf en sonunda köyde oğlunun yolunu bekleyen Hacı neneye Zana’ın dağa çıktığını söyler. Zanan’ın döneceğini düşünen Rauf o gelince ona pembe yazma alacağını söyler ama bir yandan hala pembeyi bulamadığı içinde üzgündür. Hacı neneye sorar “Sen biliyorsun?” +Hacı nene ise “Bekur yamacında açarlar. Pembedirler.”

Bir sabah ustası ile kahvaltı yapan Rauf dükkana gelen köylüden Zanan’ın öldüğü haberini öğrenir ve kendini dağlara doğru koşarken bulur. Yıkılmıştır. Hacı nenenin dediği yamaca gider ve koca bir alana yayılmış pempe çiçekleri görür. Bir at arabasının arkasına tüm çiçekleri toplar. Zanan’ın tabutu evden çıkar ve sandal ile gömüleceği yere doğru yola çıkarlar. Rauf sandalın geçeceği köprünün oraya topladığı tüm çiçekleri götürür.

Arkadaşları ile beraber sandal köprünün altından geçtiği anda tüm çiçekleri tabutun üzerine atarlar.Zanan’ın istediğini bir şekilde yerine getirmiştir artık. Pembe çiçekler. Artık ona aşık olduğunu düşünmektedir.

Aşkın pembe rengini ararken gri ile karşılaşan Rauf aslında hepimize şunu söylemektedir.

Herşey çok geç olmadan sevgiyi kaybetmemek lazım. Aşk her zaman karşılaşılacak bir duygu değildir. Aşk bir matematik değildir. Bir kimyanın reaksiyon denklemi değildir. Aşk iki insan arasındaki en kısa mesafedir. Bunu daha çok karmaşığa dönüştürmek doğru değildir.

Bir sonraki yazıya kadar …

Buraya Bir Başlık Girin

Epeydir yazmadığımın farkındayım sevgili okur. Kendimce yeni araştırmalar yeni deneyimler kazanırken bir yandan da aklımdakileri toparlamak epey zaman alıyor. Yazarken kendimi harflerin kelimelerin arasında kaybolmaya bırakıyorum. Her şey yazmak kadar mutluluk verse keşke.

Mutluluktan açılmışken konu bu aralar mutluluğun tanımını ararken buldum kendimi. İş mi aşk mı birini sevmek mi yoksa başarmak mı insanı mutlu eder. Yoksa sadece ailesiyle vakit geçirmek mi yoksa tüm bunların kümülatif toplamı mıdır mutluluk. Tanımlaması o kadar zor bir kavram ki ve bir o kadar göreceli bir anlam bulmak mümkün.

Sosyal mecraların çoğalması mutluluk anlayışımızı da değiştirdiğine inanıyorum. İnsanlar mutluluğu birçok halini o kadar farklı yollar ile gösteriyor ki gerçek mutluluğun ne olduğunu sorgular halde bulduk kendimizi. Önceden sevdiklerimizle vakit geçirmek, Eminönün de balık ekmek yemek yada odamızda sessizce kitap okumak mutluluk iken şuan yurt dışı seyahatleri, ünlü kahvaltı mekanları veya havalı sahillerde yürümek mutlulukmuş gibi lanse edilmekte.
Kişilerin abartı yaşam halleri bir çok insan için ulaşılması zor hayatların aslında mutsuzluğa itmesinin açık bir nedenidir. Çünkü bilinmeyen her şey aslında mutluluğun asıl formülü.

Platonik halin aşktan daha çok mutluluk vermesinin sebebi bilinmez bir ilişkinin ulaşmak için harcanacak emeğin en güzel sonucudur mutluluk. Burada mutluluğun formülünü verecek kadar usta biri değilim. Sadece bilinmezliğin vermiş olduğu his aslında bazı şeylerin hayatımızın akışını değiştirdiğini söylemek istiyorum. Birinin size verdiği anlamsız duygu akışı sizi ona daha çok bağlarken birden soğutabilirde. Anlamsız hareketlerin aklımızı kurcalamasına izin verirken birden kendimizi hayatımızın bulmacasını çözerken bulabiliriz.

Harflerin anlamsız kelimelere dönüştüğü işte o an aslında hayatımızın gerçek anlamını bulmakla yüz yüze kaldığımız zamandır.
Belki bir aşk belki bir sevgi belki de bir platoniklik. Bunlar bir formüle edilemeyecek kadar karmaşık ama bir o kadar basit denklemlerdir. Neden insanoğlu çözülmemek için bu kadar karmaşık bir yapıya dönüşür ki?
Kimden neyden hangi duygudan kaçıyoruz?

Aslında mutluluktan mı kaçıyoruz?

“Her geçen gün bir adım daha yaklaşıyorum sana ama bir o kadar uzağındayım hala
Gökyüzü bir önceki günden daha koyu bir mavi ile karşılıyor beni
Her adım beni sana getirmesini isterken sen bir o kadar uzak kalıyorsun buralara
Söylesen mutluluk bu kadar zor mu olmalı ?”

Bir sonraki yazıya kadar mutlu kalın…

Simply Falling ?

Bu buraya yazamadığım 49. cu yazı başlığı sanırım bu kez bu yazıyı yazmayı başaracağım :/ …

Sevgililier günü hakkında insan tek bir kelime yazamaz mı? Malesef yazamıyorum. Acaba neden? Birinin bana gerçekten aşkı ve sevgiyi inandırabilecek kadar cesur olmadığından mıdır acaba?

Sıradan bir gün ve yoğun bir gün beni bekler ve ben her zamanki gibi işime olan aşkımı yaşayarak bugünü tamamlamayı hedeflemekteyim. Uzun bir süredir miğdede uçmayan kelebekler, aşk ile atmayan bir kalp, pembe toz bulutu görmeyen bir ben…

Bir çok firma bugünün anlam ve önemine istianen bir çok PR çalışmaları yaptı. Ne yalan söyleyeyim bir kaçı gerçekten çok ince düşünülmüş.
Hatta bazıları kısa film tadında. Reklam içinde çalan şarkı,ince ince dokunulmuş ürünler,hissedilmesi istenen duygu gerçekten çok ustaca işlenmiş.
Bu tarz reklam çalışmaları aslında bizlere gösteriliyor ki ürünü satmaktan çok markanın insanların ruhuna işlenmesi onun benimsenmesi onun hayatının her alanına dokunduğunu ustaca göstermesi çok başarılı.
Markaların reklamları tüketicinin algıda seçiciliktede büyük etken gösteriyor. Aslında marka konumlandırmasına girmiş iken devam etmeyi çok isterim ama malum bu güzel aşk ve sevgi gününde bile iş konuşmak hoşunuza gitmeyebilir sevgili okur 🙂 bu yüzden kısa kesicem aydın havası olsun 🙂

Gerçekten Aşkın var olduğuna inanıyor ve onu bulup kıymetini biliyorsanız anlınızdan öpeceğim. Umarım – olmaz ya hani- gerçeketen bana aşkı inandıracak biri çıkarsa bende onun anlından öpeceğim yada o mu öpüyordu benim anlımdan ay bilemedim. Viral msjımı da verdim gideyim ben en iyisi.

Size benden küçük bir jest en sevdiğim aşkı anlatan 10 şarkıyı aşağıya ekledim. Hadi tık tık…

Happy Valantine’s Day

1. https://youtu.be/x3xYXGMRRYk
2. https://youtu.be/sg382vnP3G0
3. https://youtu.be/7rvOc8s5q-Q
4. https://youtu.be/9Pes54J8PVw
5. https://youtu.be/zG6ncFFJaqw
6. https://youtu.be/UNP9fvStXC4
7. https://youtu.be/-SjFDNdvTCQ
8. https://youtu.be/a5uQMwRMHcs
9. https://youtu.be/jPqVoaJZWFc
10. https://youtu.be/DF3XjEhJ40Y