KISKANÇLIK MI EGO MU?

 “MESLEKİ AYRIMCILIK”  KAVRAMININ KÖKENİ ASLINDA NEDİR?

“KISKANÇLIK” MI YOKSA “EGO” MU?

İnsanoğlu hedefleri ve idealleri öncülüğünde, güzel bir meslek edinme mantığını da güderek, haklı bir gerçek olan “ÖSS Puanı” da yettiğince güzel mesleklere sahip olmayı hedefler ve bunun için maddi-manevi uzun yıllar çalışır, çalışır… Ama ne yazıktır ki hikayemizin en masum yerleri, en tatlı flu kısımları diplomamızı elimize alana kadar mücadelesini verdiğimiz vize-final-yaz okulu evreleridir. Gerçeklerle yüzleşmek iş görüşmeleri ile yavaş yavaş başlar. Mülakatlar, çalışma hayatı, çalışma ortamı, çalışma arkadaşları, yönetici tipi, şirket tipi, maaş seviyesi derken her basamakta yeni yeni, tatlı tatlı sorunlar doğar, büyür ve gelişir. Her sabah telefonunuzdan çalan alarm sesi ile kaldığı yerden devam eder.

Çalışma hayatının pek çok acımasız döngüsünden geçtik, geçiyoruz. Mobbing kavramına daha evvel değinmiştim. (Henüz okumadıysanız bu yazıma ait linki aşağıda bulabilirsiniz.)

Mesleki Ayrımcılık…

  • Mesleki ayrımcılıklar en çok hangi noktalarda gözlemlenir?
  • Kıskançlık ayrımcılığa gebe midir?
  • Ayrımcılığa maruz kalmak size neler hissettirir?
  • Sizce ayrımcılığın çıkış noktası çekememezlik mi yoksa ego mudur?

Bu arada yeni görevimde insan kaynakları ile ilgilenmek bana farklı bakış açıları da kazandırdı bunu inkâr edemiyorum. İş veren olmanın zorlukları, aradığın personeli doğru zamanda ve doğru yerde bulabilmek vb farklılıklar da hayatıma son birkaç aydır girdi. Bu açıdan bakınca üzülerek söylemek isterim ki aranılan personeli yetkin ve etkili çalıştırmanın zorlukları da hat safhada. Bu derin konuya 2019 yılı yazı planımda bir başka kalite haftasında değineceğim mutlaka.

Gelelim esas konumuza…

Seçtiğimiz iş sahası mesleki ayrımcılığı tetikliyor olabilir. Çünkü Türkiye’ de sistem kargaşası sebebi ile pek çok mesleğin iş tanımı birbiri içerisine geçmiş durumda. Bunun en yoğun yaşandığı alan Kimya Mühendisliği, Çevre Mühendisliği, Endüstri Mühendisliği ve Eczacılık olabilir. Kendim de bu döngünün içinde bulunduğumdan konuya biraz fazla hâkim olmuş olabilirim.

İş alanlarının birbiri içerisine girmesi, kapsama alanlarının kesişmesi ve tüm bunlara bağlı olarak ortak iş sahalarında tercih edilmeleri mesleki gerilimi arttırmaktadır.

Bu döngüde örneklerle gidecek olursak; Kimya Mühendisliği; mesleki eğitimleri doğrultusunda üretim proseslerine hâkim, pek çok alanda yönetsel ve üretsel kavramların becerileri üzerine eğitim almış bir meslek dalıdır. Endüstrinin hemen hemen her dalında görev alabilmektedir. Bu durumda ne yazık ki mesleki çekişmelere ve ayrımcılıklara net biçimde maruz kalınmaktadır.

Bu durumu kişisel ve yönetimsel faktörler de desteklediğinde mesleki ayrımcılık artış göstermektedir.

  • Sizinle eş pozisyonda çalışan fakat sizden farklı bir mesleki ünvana sahip bir çalışma arkadaşınızın yaptığı iş (sonucu sizinki ile aynı olsa dahi) bilinçli olarak sizinkinden daha fazla beğeniliyor ve taktir görüyorsa
  • Üstleriniz sizin yaptığınız işleri görmezden gelerek meslek grubuna yönelik bir yönelim gösteriyorsa

Bunun nedeni bilin ki mesleki ayrımcılıktır.

Peki karşınızdaki çalışana karşı neden böyle bir tavır içerisine girersiniz?

Bence daha çok egosal sorunlardan bu tarz ilerlemeler görülüyor. Yalnızca kendi meslek grubunun bir işi başarabileceği, en çok bilgi birikiminin kendi mesleğinde olduğunu düşünme eğilimi, kendisini karşısındaki meslek grubundan daha aşağıda görmenin ters yansıması, kendisini karşısındaki meslek grubundan daha üst düzeyde görmenin yansıması, mesleki kıskançlıklar vb pek çok parametre ile “ayrımcılık” kavramı açıklanabilir.

Ayrımcılığa maruz bırakılan kişide; iş hayatından/mesleğinden soğuma, depresyon, yaptığı işte hata payının artışı, sosyal alanlarda güvensizlik, yalnızlaşma vb büyük psikolojik sorunlar görülebilir. Kimsenin sizlere bu tip duygular yaşatmaya hakkı yoktur.

Bunların hepsi insan ve psikoloji kaynaklı olup, her mesleğin zamanla herkes tarafından yapılabilirliğinin kabul edilmesi şarttır. Bitirilen okul, yapılan master ya da doktoralar kişinin anlık olarak kendini teorik anlamda donatması olup iş yaşamına neredeyse hiç etkisi yoktur.

Keşke tüm çalışma yaşamı bu duruma bu göz ile bakabilse ve yürekten çalışan ve gelişen bireylerin iş yaşamı ve başarıları desteklenip alkışlansa değil mi?

Kim bilir nice başarılı kimsenin, “ayrımcılık” sebebi ile geri plana çekilerek iş yaşamındaki yollarına ağır taşlar yığıldı.

Bence artık olaylara diploma olarak bakmak yerine iş zekası, verilen görev ve sorumlulukların yerine getirilmesi ve daha bir çok performans kriterleri ile objektif olarak bakılmalıdır. İş yaşamında başarının anlamları farklı yerlere çekilmemelidir!

Bireylerin kendi güçsüzlükleri başka anlamlar ve egolarla karşı tarafa mal edilmemelidir.

Bu hafta biraz daha düşüncelerime ve bana gelen geri bildirimlere göre bir konu seçtim. Benimle aynı fikirde olabilir/olmayabilirsiniz. Umarım iş yaşamınız boyunca “Ayrımcılık, Mobbing, …” gibi olumsuz kavramlar ile hiçbir zaman karşılaşmazsınız.

Şimdi sizlerden isteğim bu soruyu dürüst şekilde kendinize sormanız ve cevaplarınızı bana aşağıdaki iletişim yolu ile yollamanız.  Şimdiden teşekkürler.

  • ÇALIŞMA ARKADAŞINIZIN MESLEĞİ YAPTIĞI İŞİ NE KADAR ETKİLİYOR? (AYNI İŞİ HERHANGİ BİRİ DE YETERLİ ORYANTASYON İLE YAPABİLİR Mİ?)

Umarım yazımdan keyif almışsınızdır. Her türlü görüş, öneri ve yukarıdaki minik anketimin cevabı için iletişim adreslerim;

[email protected]                  [email protected]

https://ofistekiler.com/size-mobbing-diyebilir-miyim/

Yoksa Sizin Hala ISO Belgeniz Yok Mu?

 

Herkese yılın son yazısından kucak dolusu sevgiler.

Sizlere daha iyi yazılar yazabilmek için ufak bir tatile çıkıyorum.

Yazılarıma ara versem de ofistekiler.com ailesi ile yaz boyu gerçekleşecek etkinliklerde bir arada olacağız elbette.

Yılın sezon finali yazısı olarak da keyifli bir konu seçmeye çalıştım sizler için.

Adından da anlaşılacağı gibi konumuz çok net; Yoksa sizin hala ISO belgelerinden bir buketiniz yok mu!

Kalite denildiğinde firmalarda aranan ilk özelliklerden olan ve üniversitede herhangi bir daldan mezun olup lisans diplomasını elinize aldığınız o andan sonra ilk edindiğimiz görevdir ISO belgeleri.

Son günlerde ISO belgesi ve kalite standartlarının işe yararlığının sorgulandığını düşünüyor musunuz?

Bazı şirketler, resmi olarak olmasa bile kendi içlerinde ISO standartlarını uygulamaktan vazgeçiyor ya da ISO belgelerini revize etmiyor. Bu da “Acaba ISO standartları güncelliğini yitirdi mi?” sorusunun kafamızda şekillenmesine neden oluyor.

James Womack, dünyanın önde gelen yönetim danışmanlarından. Ona, son dönemde çok tartışılan “ISO Belgeleri” konusu sorulduğunda; Süreçleri belgelemek ve onlara uyma konusunu düzenleyen ISO’nun, geçmişi ifade edip, geleceği ihmal etmesi nedeniyle anlamını yitirdiğini söylüyor. “ISO’nun yapmış olduğu bir şey yoktur, şirketlerden bir şey talep etmez” diye konuşuyor. Ona göre, bu belge, şirketlerden daha kaliteli üretim yapmasını istemez. “Ürününüz kaliteli, müşteri ihtiyaçlarına hızlı yanıt verebiliyor ve maliyetiniz de düşükse, bu yeterlidir” diyor ve devam ediyor: “Artık ISO belgesi etkin değil. İnsanlar da bunun farkına vardılar ve daha fazlasını istiyorlar.”

Dünyaca ünlü yönetim gurusu ve yalın yönetim uzmanı James Womack, “Süreçleri belgelemek ve bu süreçleri resmi olarak tanımlamak iyi bir şeydir ve yapılması gerekir. Ama sorun bu süreçler belgelendikten sonra ne yapacağınızdır” deyip aslında bizi süreç hakkında sorgulamaya itiyor. ISO’nun süreçleri belgeleme ve resmi olarak tanımlama dışında yaptığı başka bir şey olmadığına, şirketlerden bu konuyla ilgili bir talebi olmadığına dikkat çekiyor.

Ancak, ISO sürecinden geçen çok sayıda insanın işlerinin gidişatı açısından ellerine geçenin çok fazla olmadığını düşündüğünü söyleyen Womack bir endişesini de dile getiriyor: “Ama ben bunun sonucunda bu şirketlerin herhangi bir sürece sahip olmamalarından korkuyorum”. Bu nedenle de, ISO standartlarını kullanmak istemeyen ya da revizyonunu gerçekleştirmeyen şirketlerin bundan sonra hangi standartları kullanacaklarına karar vermeleri gerektiğinin altını çiziyor. Womack, “Elbette ISO benzeri bir şey gereklidir. Ancak sadece ISO belgesi etkin değildir. Bence insanlar da artık bunun farkına vardılar ve daha fazla bir şeyler de olmalı diye düşünüyorlar” yorumunu yapıyor.

ISO asıl olarak Avrupa’dan çıkmış. Alınan kararlarda amaç, şirketlerin tam donanımlı ve belgeli bir kalite süreci olup olmadığını değerlendirmekmiş. Bu nedenle tüm denetleme ve sertifikasyon sürecinde ne kadar belgeleme yaptığınıza, işlerin ne kadarının yazılı olarak kayda geçtiğine bakılıyordu. İlginç olan ise aslında ürünü kaliteli üretip üretmediğinize bakılmıyor olmasıydı. Şirketler kaliteli ürün üretme süreçleriyle ilgili sorgulanmıyorlardı.

Sanırım bu durum, insanların asıl hedef bürokrasi yaratmak mı yoksa kaliteyi geliştirmek mi diye sormalarına neden oldu. Bunun sonucunda da ISO ismi zarar gördü. Çünkü, ISO belgesi olan pek çok şirketin ürünlerinin yeterince kaliteli olmadığı görüldü.

ISO konusunu özetlemek gerekirse, süreçleri belgelemek ve bu süreçleri resmi olarak tanımlamak iyi bir şeydir ve yapılması gerekir. Ama sorun, bu süreçler belgelendikten sonra ne yapacağınızdır. Bu anlamda da, daha önce de belirttiğim gibi, ISO’nun yapmış olduğu herhangi bir şey yoktur. Şirketlerden bu konuda bir şey yapmalarını talep etmez. ISO sertifikasını alır ve binanızın en güzel yerine koyarsınız.

Pek çok şirket bu belgeyi binanın dışına koyar. Böylece yoldan geçenler de o şirketin iyi bir şirket olduğunu düşünürler. Ama ISO belgesi şirketin kaliteli ürünler üretmesini taahhüt edemez. Bu durum şu örneğe benzer aslında. Her evin çatısı vardır. Fakat çatının yapısal durumu iyi değil ise sizi yağmurdan korumaz.

Elbette ISO benzeri sistemlerin gerekliliği tartışılamaz. Ancak, sadece ISO belgesi etkin değildir. Bence insanlar da artık bunun farkına vardılar ve daha fazla bir şeyler de olmalı diye düşünüyorlar.

Eğer bir şirket bana gelir ve ISO’yla ilgilenmemeye karar verdik, artık bu standartları uygulamayacağız derse, o zaman ne yapacaklarını sorarım. Onlardan kullanacakları yeni yöntemi bana göstermelerini isterim. Ama ISO’dan daha iyi bir yöntemleri yoksa, o zaman ISO’yu kullanmaya devam etmelerini öneririm.

 

 

Bugüne kadar kaç ISO sertifikası verilmiş olduğuna dair bir fikriniz var mı? Pazarın büyüklüğü nedir?

Sayıyla ilgili bir fikrim yok ama bu pazarın gerçekten de son derece büyük olduğunu düşünebiliriz. Sadece İstanbul çevresinde dolaşır ve buradaki fabrikaların kaçında ISO belgesi olduğuna bakarsak, bu belgeyi almak için ne kadar fazla zaman harcandığını düşünürsek pazarın gerçekten de çok büyük olduğunu görebiliriz.

Böyle bir pazarda kurallar giderek daha karmaşıklaşır, beklentiler, talepler artar. Çünkü sonuçta ISO da aslında bir danışmanlık işidir. Bu nedenle de doğal olan kuralların daha karmaşık ve kapsamlı hale gelmesi oluyor.

Aslında ISO’nun durumu biraz ERP’ ye benziyor. ERP şirket çapında bilgi yönetimi sistemi biliyorsunuz. İlk jenerasyonda eğer güvenilir bir şirketseniz, mutlaka ERP sistemlerini kullanmanız gerektiği düşünülürdü. Pek çok firma ERP’ ye yatırım yaptı. Ama insanlar daha sonra baktılar ki bu sistemin faydası, maliyetine göre oldukça düşük kaldı. Şimdi ERP’ nin ikinci jenerasyonu dönemi. Yöneticiler, daha önce hiç akıllarına gelmeyen soruları soruyorlar. Çünkü, daha önce bir sürü para harcamış ve karşılığında çok da fazla bir şey alamamışlardı. Sanırım benzer bir tepkinin ISO’ya da verilmekte olduğunu söylemek yanlış olmaz. Şirketlerde bu kadar denetleme, süreç dokümantasyonu yapıldı ama bunların kalite üzerindeki etkisi çok da fazla olmadı. Dolayısıyla şirketler neden bu kadar zaman ve çaba harcadıklarını sorgulamaya başladılar.

ISO sertifikası veren çok sayıda danışmanlık şirketi var. Bunun bir para tuzağı olduğu söylenebilir mi?

Evet, büyük bir kısmının para tuzağı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama ortalıkta, konuyla ilgili yeterli bilgiye ve eğitim gereçlerine sahip olmayan çok sayıda kalite danışmanı bulunduğu da doğru. Belki bu kişiler çok iyi niyetli bir şekilde ve çok yoğun olarak çalışıyorlardır ama faydalarından çok zararları olacağı da bir gerçektir.

Şirketler için gelecekte nasıl bir kalitesel süreç olacak?

Uzun dönemde önemli olan kriterler aslında sonuçlarla yakın ilişki içindedir. Eğer ISO sertifikanız yoksa ama çok kaliteli bir ürün üretiyorsanız, ERP sisteminiz yoksa ama yine de şirketinizdeki bilgiyi maliyet etkinliği olacak şekilde yönetebiliyorsanız o zaman sorun yoktur. Bu, şirketin dışına ISO belgesi asmakla gerçek sonuçlar elde etmek arasındaki farktır.

Zaman içinde binanın üzerindeki ISO belgeleri önemini yitirir. Çünkü, hem çok sayıda kişide bu belgeler vardır hem de insanlar artık bu belgelerin göründükleri kadar önemli olmadığını anlamıştır. Artık şirketin gerçek performansı önem kazanmıştır. Yüksek kalitede ürünleri düşük maliyetle üretip üretmediğinize bakılır.

Uzun dönemde iş dünyasında geçerli olan asıl standart budur. Kaliteli ürününüz varsa, müşteri ihtiyaçlarına hızla yanıt verebiliyorsanız ve maliyetiniz de düşükse yeterlidir. Müşteriler de plaket ve sertifikalardan çok bunlara bakarlar.

BAŞARI İÇİN SÜREÇLERE ODAKLANMAK GEREK

STANDARTLAR HER İŞE UYGUN OLMAYABİLİR

ISO’ nun Avantaj ve Dezavantajları

Süreçlerin sürekliliği için bir sistemi olmayan işletmeleri düşünelim. Şirket içinde olan pek çok şey yöneticilerin arasında kalır. Her yönetici işleri başka şekillerde yapar, hiçbir şey belgelenmez. Her gün çeşitli sorunları çözmek için farklı yöntemler kullanılır, hiçbir şey yazılı olarak kayda geçmez. Kimse neler olup bittiğinin çok da farkında değildir. Gelecekte aynı sorun ya da süreç ile nasıl mücadele edileceğini kimseler bilmez. Zaman, para, kalite, prestij kaybı kaçınılmaz olur.

Eğer hiçbir süreç yönetiminin olmadığı bir durumdaysanız o zaman ISO, bir süreci yönetmeyi sistematik olarak düşünmek için iyi bir öğrenme aracıdır. Her şirketin bir süreci sistematik olarak yönetmeyi bilmesi gerekir. Dolayısıyla, bu ISO’nun olumlu, avantajlı yanıdır.

ISO belirli, standardize olmuş prosedürler koyar. Bu standartlar yaptığınız her şeye uygun olmayabilir. O zaman dışarıdan denetleyiciler gelir. Bu denetleyiciler işiniz hakkında bilgi sahibi olabilir de olmayabilirler de. Ama bu denetleyiciler tüm prosedürleri izleyip izlemediğinize bakarlar. ISO’nun olumsuz yanı, işiniz ile ilgili fazla bilgi sahibi olmayan insanların dışardan gelerek sizi denetlemesidir. Çünkü sadece kurallara bakılır ama işin ruhu söz konusu olmaz.

Unutmayın ki ISO sertifikalarınız size; hatasız üretimler/hizmetler ya da harika işleyen evraklar/kayıtlar vaat etmez. ISO sertifikalı bir kurum, kuruluş ya da birey olmanız durumunda bulunduğunuz yerde Kalite sistemini kurmanız, yaşatmanız ve hayatınıza entegre etmeniz istenir.

 

Gelelim Genel Amaca!

Kalite döngülerinde dünya üzerinde yapılması gereken şey bir değer akışı haritası çıkarmaktır. Bu harita o sıradaki süreçlerin nasıl işlediğini gösterir. Burada asıl amaç süreçlerin nasıl işlemesi gerektiğinin ideal halini yaratmaktır.

 

Ofistekiler.com ailesi ile harika bir yazı dönemini geride bıraktım. Pekçok yenilikten sizlerle birlikte haberdar oldum. Araştırdım, öğrendim. Makaleler, dergiler, yayınlar vs derken bu yıl nasıl geçti anlamadım. Umarım gelecek yıl daha harika işler ve içerikler ile sizler ile olacağım.

Bana yaz boyu da sorularınız ya da konu önerileriniz için [email protected] mail adresimden ulaşabilirsiniz.

Yeni sezonda yine Kalite&İlaç üzerine pek çok yeni içerik ile buluşmak dileğiyle.

Herkese keyifli yazlar…

 

BENİM ADIM TABLET!

Herkese merhaba!

Bu haftaki konum ilaç endüstrisine ait. Halk tarafından Hap olarak nitelendirilen ama asıl adı Tablet olan ilaçların kimler olduğuna dair bir yazı bu.

Öncelikle tablet teriminden başlayalım sonrasında ise bu işin mantığını anlayalım.

Tablet teriminin kökeni Latincede ‘tabuletta’ kelimesinden gelir. Tabletlerin Latince adı ise üretim teknolojisindeki basım işleminden dolayı ‘compressi’dir.

Etkin maddenin (iyileştirici etki veren madde) çeşitli yardımcı maddeler ile karıştırılıp basınç uygulamaya hazır hale getirilmesidir. Fakat bu işlem sadece tabletleştirip bırakmakla sınırlı değildir. Elde edilecek tabletimizin final üründen istenilen fizikokimyasal özellikleri de sağlaması gerekmektedir.

Örneğin tabletimizin mide ortamında dağılmasını-emilmesini istiyorsak; açlık ve tokluk pH değerlerine uygun mide ortamlarını laboratuvar ortamında (in-vitro) simüle ederek tabletimizin dissolüsyon sonuçlarını elde etmeliyiz. Aynı işlem bağırsak ortamı için de geçerli olacaktır.

Bu testlerden elde edilecek sonuçlar değerlendirilerek tabletin yardımcı maddeleri ve/veya tablet baskı cihazının ayarları değiştirilerek yeni denemeler yapılır. İstenilen ürün elde edilene kadar pek çok test ve tablet baskı aşaması tekrarlanabilir.

Özetle tablet; belirli özellikteki cihazlar ile basınç uygulanarak istenilen amaca uygun özelliklerde, şekilde ve boyutta sıkıştırılarak toz kütlesi haline getirilmiş üründür.

 

TABLETİN BOYUTU, ŞEKLİ

Tablet basımı sırasında makineye ait mühre ve zımba çeşidi ile istenildiği ölçüde değiştirilebilir. Zımba ve mühreler kullandığınız tablet baskı cihazına göre özel olarak belirli zımba üreticilerine özel sipariş ile yaptırılabilir. Aşağıda üst zımba örneklerini görebilirsiniz.

 

Zımbalar karşılıklı alt ve üst zımba olarak iki adettir. Her bir zımba çiftine ait bir adet de mühresi (toz yuvası) bulunmaktadır.

Aşağıdaki resimde ise mühre dediğimiz, içerisine basılacak tozun dolduğu, alt ve üst zımbasına uygun mühreyi görebilirsiniz.

 

 TABLETİN BASIMI

Tabletin baskı mekaniği aslında oldukça basittir. Tablet baskı cihazının içerisindeki besleme kanalına, basıma hazır toz yüklenir. alt ve üst zımba arasındaki boşluk alan ayarlanır. (Tozun ne kadar miktarda dolacağı bu şekilde belirlenir.) Bu ayar ile tabletimizin ağırlık ayarı yapılmış olur. Feeder (besleme) adlı toz itici pervaneler yardımı ile toz bizim ayarladığımız boşluğa mührenin içerisine doldurulur. Toz ilk olarak ön baskı kuvveti dediğimiz, alt zımbanın ufak bir kuvveti ile karşılaşır. Bu hafif alt zımba kuvveti ile toz içerisindeki hava kabarcıkları atılır. Toz tam olarak yerine yerleşir. Böylece içerisinde basıma hazır toz içerisinde kalan havanın; tablet baskıya ve ürüne etkisi ortadan kaldırılır. (Bu işlemi kavanoz içine yerleştirdiğiniz tozun biraz daha yerine yerleşmesi için bir kez yere vurulması olarak hayal edebilirsiniz.) Ardından mühredeki tozumuz ana baskı kuvvetini almak için üst zımbaya doğru ilerleyecektir.

Üst zımba bizim ayarladığımız ana baskı kuvveti ile mühreye dolan tozu sıkıştırır. Sıkışan toz alt zımbanın uyguladığı ufak bir final kuvvet ile itilerek olduğu yerden çıkartılır. Bu kuvvete Ejection Force denir. Bu şekilde tablet basılmış olur. Elbette ki istenilen tablet elde edilene dek bu ayarlar değiştirilerek tekrarlanacaktır. Aşağıdaki görseli izlediğinizde anlattıklarım kafanızda tam olarak şekillenecektir.

 

TABLETLERİN AVANTAJI

Tabletler farmasötik teknolojide katı dozaj şekilleri sınıfına girer. Oral yol (Ağız) ile alınan katı dozaj şekilleri sınıflandırıldığında tablet en sık kullanılan dozaj şekilleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Avantajlarından dolayı yaygın olarak üretilir ve kullanılırlar.

Bu avantajlar şu şekilde sıralanabilir;

  • Tabletler katı etkin maddelerden makine yardımıyla büyük serilerde ekonomik olarak üretilebilirler.
  • Güvenli ve kolay kullanımı ile daha iyi hasta uyuncu sağlarlar.
  • Yüksek doz hassasiyeti gösterirler.
  • Çeşitli şekil, renk ve tat farklılıkları ile hazırlanabilirler.
  • Uzun raf ömrü, kolay paketlenme, kolay taşınma ve saklanma özellikleri vardır.
  • Etkin madde salımı, farklı formülasyonlar hazırlanması veya farklı üretim teknikleri kullanılmasıyla modifiye edilebilir.

Fiziksel olarak tabletler gaz ve katı hali birlikte bulunduran sistemlerdir. Basım aşamasında uygulanan kuvvetin derecesine göre gaz faz oranı değişir. Tabletler farklı formlarda bulunmalarına karşın üretim sırasında izlenen yol genelde aynıdır. Genel olarak, tozların veya granüllerin üzerlerine uygulanan güç yardımıyla porlu ve kaynaşmış bir kompakt haline gelmesidir. Bazı materyaller plastik deformasyon özelliği ile birleşir (mikrokristal selüloz, nişasta, sodyum klorür vb), bazıları ise parçalanma (kristalize laktoz, sükroz vb).

Ancak tüm maddeler elastik ve plastik karakterleri gösterirler. Tabletler hazırlanma yöntemlerine göre üç sınıfa ayrılabilir:

  • Direkt (Doğrudan) basım yöntemine göre hazırlananlar
  • Yaş granülasyon yöntemine göre hazırlananlar
  • Kuru granülasyon yöntemine göre hazırlananlar

Uygun bir yardımcı madde ve bu yardımcı maddelerin formülasyon içindeki seviyelerinin seçimi başarılı bir üretim için çok önemlidir. Örneğin; direkt basım için formülasyon hazırlarken yardımcı maddenin basılabilirliği ve akıcılığı dikkate alınmalıdır.

TABLET YARDIMCI MADDELERİ

Bir tablet formülasyonunda etkin maddenin dışında birçok yardımcı madde yer almaktadır. Kullanılan farmasötik yardımcı maddelerin başlıcaları;

Dolgu maddeleri ve seyrelticiler, bağlayıcı maddeler, dağıtıcı maddeler, lubrikantlar, glidantlar, renk vericiler ve tat düzenleyicilerdir.

İlaç üretiminde kullanılacak her bir yardımcı maddede aranan özellikler şunlardır;

  • İlacın üretiminden kullanımına kadar olan tüm basamaklarda inert olmalı (herhangi bir reaksiyona ortam hazırlamamaları)
  • Fizyolojik olarak uyumlu olmalı
  • Seriden seriye değişmeyen stabil fiziksel ve kimyasal özellikleri göstermeli
  • Mikrobiyolojik açıdan uygun temizlikte olmalı ve patojen içermemeli
  • Kolay temin edilebilmeli ve fiyatı ucuz olmalı (üretici faktörü)

TOPARLAR İSEK;

Farklı şekil, renk ve üreticiye ait tabletler hiç şüphesiz ki kullanıcıların dikkatini çekmekte. Bunu bilen ilaç üreticileri yatırımlarını ve araştırmalarını bu yönde ilerletmekteler. Tablet kullanımının kolaylığı, ergonomisi ve cezbediciliği gün geçtikçe de artmaktadır. Bu sebeple gerek tablet baskı cihazları gerekse tablet üretiminde kullanıla yardımcı maddelerin çeşitliliği hızla artmaktadır.

Üretici her zaman tablet üretiminin hızlı, etkin ve ekonomik olmasını hedefler. Tablet basım makinasının verimliliği için enstrümantasyon yardımıyla alt ve üst zımba üzerindeki basınçlar ölçülür. Bu değerler gerilme kuvveti, kohezyon indeksi, lubrikant etkinliği ve iletim oranı gibi formüler sonuçlarla desteklenir. Farklı toz kütlelerinin değişen basım kuvvetlerindeki davranışlarını karşılaştırmak için yapılan çalışmalarda tüm yardımcı maddeler etkinlik yönünden birbiriyle kıyaslanır. Final ürüne ulaşmak için bizlere tüm bu veriler yardımcı olacaktır.

Bu yazımı okurken umarım keyif almışsınızdır.

Her türlü soru, yorum ve önerileriniz için bana [email protected] adresinden ulaşabilirsiniz.

2 hafta sonra görüşmek dileğiyle.

 

2016 Temmuz 15 ve Havada Adlandıramadığımız Bir “D A R B E ” Kokusu !

Saat 22:00

Artık düğün yerinden ayrılıp uçağa yetişebilmemiz için salondan ayrılmalıydık. Daha pasta gelecekti ha birde düğünden sonrada after parti vardı ama bizim uçak saatimizden dolayı kalamazdık. Hazel Kürşat ile arabadan eşyaları almaya gitmişti. Bende düğünde çektiğimiz fotoğrafları çıkarmak için uğraşıyordum çok uzun sürecekti bu iş ama almadan gidemezdim.Fatih arabayı çıkarmaya giderken eşi de kapıda beni bekliyordu. Fotoğrafları aldıktan sonra hızlı bir şekilde dışarı çıktım. Mehtap’ın kucağında Nisa vardı ve ağlıyordu. Nedenin sorduğumda uçaklardan korktuğunu söyledi. Başımı yukarı F16 ların geçtiğini gördüm. Aklımdan geçen şuydu “Hiç bu kadar yakından görmemiştim”. Yüzüme anlamsız bir şekilde tedirginlikle bakan Mehtap’ı sakinleştirmek adına “Burası Ankara. Hep uçar zaten kesin bir ihbar almıştır kontrol amaçlı uçuyordur” diyerek sakinleştirmek istedim. Kürşat ile Hazel yanımıza eşyalar ile birlikte geldi. Hemen ayakkabılarımı değiştirerek Fatihin yanına hızlı bir şekilde gittik.

Saat 22:30

Yolda sohbet muhabbet ederken uçağa yetişirmiyiz yetişmezmiyiz kavgası yaparak giderken Havva nın mesajı ile bir irkildim.
Köprülerin kapatıldığını tanklar ve askerlerin olduğunu söyledi. Uçaktan iner inmez bana gel dedi. Zaten gelicektim çok geç dönüyordum. Mesajı sesli okudum içeride derin bir sessizlik hemen haberlere baktım. Gerçekten kapatılmıştı. Kesin bomba yüklü bir araş İŞİD ci bir bombacı halkı tedirgin eden bir eyleme girişti. İŞİD diyorum çünkü ben dahil hiç kimsenin aklına “DARBE” gelmezdi.

Saat 23:00

Fatih istersek onlar ile birlikte Kayseri ye gidebileceğimizi ertesi gün İstanbul a dönmemiz konusunda bize söylesede olayların boyutunun ciddi olmayacağını bir şey olursa dayımlara geçeceğimizi söyledim. Sağ olsun kardeşim bizi orada bırakmak istemedi ama durum ciddi durmuyordu.
Güvenlik kontrolunden geçiyorduk. Herkes tedirgindi. Genelkurmayı rehin almışlardı.Ülkede neler oluyordu. Havva aradı Atatürk havalimanı kapatılmıştı. Sabihada kapatılabilinirdi. Tanklar havalimanlarına ilerliyordu. Bana bir şey olmasından korktu gelme dedi.Anlayamıyordum durumu yada algılayamıyordum. Neden asker köprüde neden Genel kurmay rehine alınmıştı neler oluyor arkadaş daha bir kaç saat öncesi iş problemleri ile uğraşıyor Kardeşimiz kadar yakın arkadaşımızı evlendiriyor yeni bir yuva kurmanın mutluluğunu paylaşırken ülkemize DARBE oldu lafı nasıl geçerdi?

Saat 23:27

Yengemi aradım. İstanbul a dönemezdik. Çünkü bundan yaklaşık 2 hafta önce Atatürk Havalimanına suikast düzenlenmiş bomba patlatılsa bile silahlar ile halkı taramışlardı. Aynı şey tekrar olmayacağı ne malumdu. Hazel eve gidelim diyordu. Gidemezdik daha büyük bir kaosa sürükleniyor olabilirdik. Şuan burada olaylar yoktu. İstanbul karışmaya başlamıştı. Hazel ikna olmuyordu ama WC ye gidip üstümüzü değiştirip hemen dayımlara geçmeyi kafaya koymuştum. Hazelin giyinmesini beklerken Gölbaşının bombalandığını öğrendim. Ankara da karışmaya başladı artık. O zamana kadar İstanbul a dönme fikrim yok iken madem her yer aynı o zaman gitmeliydik ve ÖLECEK isek te kendi memleketimde ölmeliydik.
Uçağa koşuyorduk. Kaçırmak istemiyorduk yabancı bir şehir değildi elbet kardeşlerimizde vardı burada sevdiklerimiz de ama ailemiz onlar nasıl bir durumdaydı. Şarjım çok azdı. Tüm yakın dostlarım kardeşlerim ailem beni arıyordu. onlara ulaşmak konuşmak ve iyi olduğumu söylemek istiyordum. İyiydim. Ama korkuyordum. Korkmamalıydık vatan elden gidecekse canımız feda olacaktı. TÜRK olmak bunu gerektirirdi.

16 Temmuz 2016

Saat 00:00

Uçağın içindeydik. Şarjım olmamasına rağmen 25% lik hali ile durumlardan haberdar olmaya ulaşabildiğim kadar insana ulaşmaya çalışıyordum. Şarjımın son kalanı ile annemleri aradım. Kız kardeşimle konuştuktan sonra kapatmaya yakın ondan helallik isteyip Önce ALLAH a sonra sizlere emanet diyip kapattım. Kendimi o an bıraktım ve hıçkırarak yaşadıklarımızın şaka olmadığının farkına varmıştım. Şirkette çalışan başka bir arkadaşımızla uçağın içinde karşılaştık. Benim ağlak suratımdan etkilenmiş olacak ki beni sakinleştirmeye olaylardan uzaklaştırmaya çalışmıştı. Oysaki ismini çok duymama rağmen kendisi ile hiç bu kadar yakın olmamıştık. Uçağın içinde Darbe olduğunu sokağa çıkma yasağın olduğundan bahsetmeye başladılar. Bazı yolcular uçaktan inmek istediler. Daha sonrasında Uçağın pilotu dışarı çıkararak yolcuları ikna etmeye çalışsa da genede uçağın kapanan kapısını açılmasına engel olamadı.Sonrasında bir anons geldi kabinden. “Nedenini bilmediğim bir sebepten dolayı bazı yolcularımız uçağımızdan inmek istemektedirler. Bavulların karışmaması için bir sürekontrol yapıldıktan sonra kalkış için pozisyon alacağız.” anons bittikten sonra aramalar oldu. Bir yandanda uçaktakiler birnilerine korkulu gözlerle bakıyor bir yandanda TRT de darbe ile ilgili bir metin okuduklarını söylüyorlardı. Sokağa çıkma yasağının olduğunu söylüyorlardı.

00:50

Artık uçuyorduk. Yani uçağımız havalanmıştı. Hayatımda en kısa süren uçak yolculuğu idi. Yalan olmasın 25-30 dk içinde İstanbul’a indik. Havalimanında bir tane bile taksi yoktu Havataş hiç. Beraber yolculuk yaptığım arkadaşın ailesi gelmeseydi heralde sabaha kadar belkide öğlene kadar oradan ayrılamayacaktık. Arkadaşımın ailesi araçla geldiği için aracı bulmaya çalıştık. Yolda 3 tane tank ve tankların üstünde bayraklı insanlar. Bir grup insan tekerlekli bir şey üzerinde yaralı bir asker taşıyorlardı. Meğer asker kendini tankın içinde vurmuş. İnsanlar Çılgınlar gibi sokaklardaydı.

04:00

Hazellerin evindeydik. Şaka gibi bir gece yaşadık. Hala inanamıyorduk. Olamazdı böyle bir şey yalnızca 30 yıl önce yaşanan bir olaydı. Tekrarı için fazla modern kalıyorduk.

10:00

Kendimi bir rüya yaşamış gibi hissederek uyandım. Ama aslında her şey gerçekti. 238 kişi ölmüş 2200 kişi yaralanmıştı.

13:00

Karşıya ailemin yanına geçemedim bir süre. Kendi evime zor attım kendimi ve ağlayarak Havva ya sarıldım. Hala kötü rüyalar görüyordum. Korkudan yatamıyor tedirgin bir şekilde yaşamaya alışıyordum. Metro kullanamıyordum , köprüden geçerken de olayları düşündükçe canım acıyordu.

7 Ağustos 2016

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

cropped_content_7-agustos-yenikapi-mitingi-saat-kacta-baslayacak-7-agustos-trafige-kapali-yollar-mitinge-nasil-ulasilir_s9g3y437tAoMOyH

Cumhurbaşkanı- İktidar-Muhalefet-Asker hepsi aynı karede herkes el eleydi. İnanılmaz bir şeydi. Biz hayalini kurduğumuz tabloyu yaşamıştık.
Derler ya hani “Bir gün hayal ettiğin şeyi yaşarken bulacaksın kendini”. Hepimizin ortak hayali idi demek El eleydik beraberdik kimse kırdırmamıştı artık bizi.

Darbe gecesi yaşadıklarımı anlatsam mı anlatmasam mı diye çok düşündüm. Anlatmak bir yere bu yaşadıklarımı kayıt ettirmek doğru gelmemişti önceleri bana. Sonra düşündüm ki eğer bu yaşadıklarımı unutursam o köprüden her geçtiğimde aklıma gelecek benim için ailem için kardeşlerim için korkusuzca savaşan kardeşlerim buna izin veremeyecek. Unutmamalıydım. Bugün bu yazıyı yazıyorsam onların tankların önüne geçip korkusuzca durdukları için yaşıyor ve yazıyorum.

Allah mekanlarını cennet geride kalanlarına can sağlığı versin. Gazi kardeşlerime Allah acil şifa versin.

Onlar bize unuttuğumuz ruhu kaybettiğimiz değerleri ve sağ duyumuzu geri getirdi.

Ben buraya yazmışım çok mu…