Hayatınızın Break-Even Noktası Neresi?

Belki de böyle sormamak gerek. Hayatınızın ‘break-even’ noktası var mı, diye sorulabilir belki ondan önce. Belki de birden fazladır, bazıları için. Hayatın bir ‘break-even’ noktası varsa tabii. Pekala, dışarıdan bir başkasının ‘break-even’ noktasını bilebilir miyiz? Tabii tüm bunlardan önce asıl netleştirilmesi gereken hayatın ‘break-even’ noktasının tanımı. Genel geçer bir tanım yapmak zaten mümkün değil.

Öncelikle ekonomi biliminden uzak olanlar için ‘break-even’, Türkçe söylersek ‘başa baş’ noktasının ne olduğundan başlayalım isterseniz. Özellikle maliyet muhasebesinin en temel kavramlarından biri olan ‘break-even’ noktası, maliyet ya da giderlerin gelirlerle eşit olduğu noktayı ifade eder. ‘Break-even’ noktasında kar ya da zarardan söz edilemez.

Dilerseniz, çok fazla iktisadi detaylara girmeden basit bir örnek üzerinden anlatalım:

Varsayalım bir şirket kurmaya karar verdiniz. Öncelikli olarak belli bir miktar yatırım yapmayı göze almışsınız demektir. Ofis tutulacak, mobilyalar alınacak, makine parkı oluşturulacak, ürün ya da hizmet üzerine çalışılacak, satış maliyetlerine katlanılacak vs. Eğer işler yolunda giderse belli bir zaman sonra yaptığınız üretim ya da verdiğiniz hizmet üzerinden para kazanmaya başlayacaksınız. Elbette ilk satıştan yaptığınız tüm yatırımları çıkarmak mümkün değil ama zamanla daha çok para kazanacaksınız. Üretim ya da servis birim maliyetleriniz aşağı düşerken karlığınız artacak… Ve öyle bir noktaya geleceksiniz ki yaptığınız iş üzerinden elde ettiğiniz kazanç yaptığınız yatırımı tam anlamıyla amorti edecek. Yani ‘break-even’ noktasına, haydi Türkçe söyleyelim, ‘başa baş’ noktasına ulaşmış olacaksınız. Bu noktadan sonra artık yaptığınız yatırımların karşılığını almaya ve kara geçmeye başlayacaksınız.

Her şirketin ‘break-even’ noktasına ulaşabilme konusunda farklı beklentileri vardır. İşin çapına, yatırımın ve beklentilerin büyüklüğüne, yatırımcının mali gücüne göre değişir elbette. Bazısı bir yılda yakalamak zorundadır, zamanın bir yılı aşması durumunda ayakta kalması mümkün değildir çünkü. Eğer yatırımın geri dönüş süresi (ROI) çok uzarsa başa baş noktasını yakalamak da hiç mümkün olmayabilir.

İş bu kadar basit değil ama yazının başlığını anlaşılır kılmak için yeterli sanırım. Başa baş noktasını yakalayabilen firmalar kendilerini daha güvende hissedebilir, yeni yatırımlar için cesaretlenebilirler.

Bu bilgilerden sonra soruyu tekrar soralım: hayatınızı bir şirketin yaşam döngüsü gibi düşündüğünüzde; aldığınız eğitimleri, iş ve hayat deneyimlerinizi kendinize yaptığınız yatırımlarmış gibi algıladığınızda bu bahsettiğim maliyet – gelir fonksiyonunun neresindesiniz? Başa baş noktasını yakalama umudunuz var mı, yakaladıysanız bunu ne zaman, hangi noktada başardınız ? Hayatınızın ‘break-even’ noktası neresi?

Tabii, şu noktada hayatın ‘break-even’ noktasından ne anladığımı netleştirmem gerek. Elbette bu sadece benim için geçerli bir algı. Sevgili okuyucularımın aklında bambaşka bir algı oluşabilir.

Ben kendi adıma şöyle bir şeyler algılıyorum hayatın ‘break-even’ noktasından. Öyle bir an yaşamalıyım ki hayatımın o noktasından itibaren kendimi hayat standardımla, kariyerimle, özgüvenimle geleceğe dönük olarak güvende hissetmeliyim ve hayatımın geri kalan yılları için endişe etmemeliyim. Elbette hayatın sürprizlere açık olduğunu, her an için işlerin ters dönebileceğini biliyorum. Kastım böyle bir şey değil zaten, gelecekle ilgili kendimi güvende hissetmeliyim derken. Bunu da bir arkadaşıma bir sohbet esnasında şöyle bir örnekle açıkladım; izninizle buraya da düşeyim.

Açıkçası hayat bana oldukça cömert davrandı, eğitimim tam da planladığım gibi gitti. Türkiye’ nin kalburüstü kurumlarında çalışma şansım oldu. Hayata dair bana birçok şey öğreten deneyimler de yaşadım zor zamanlara mâl olan. Tüm bunlara rağmen ‘işte bu an benim hayatımın break-even noktası’ diyebileceğim bir an yaşamadım. Hayatıma dair her şeyin yolunda gittiği yirmili yaşlarımda bile, mesela otuz beşimden sonra ne iş yapabileceğime dair kaygılarım oldu. Yazılım yapıyordum, görece iyi de paralar kazanıyordum, ama otuz beş yaşımda yazılımcı olarak çalışamayacağımı biliyordum.

Bu örnekler çoğaltılabilir tabii. Kariyer kaygıları, akademik kaygılar, sosyal kaygılar, ailesel kaygılar…

Kendi algımdan yola çıkarak biraz akıl yürütmesi yaptım; başka birileri bu algıyı doğru olarak kabul etse hayatlarının ‘break-even’ noktası olarak neyi kabul ederlerdi diye.

Atatürk, 9 Eylül 1919 günü İzmir’ e girdiği an böyle hissetmiş olabilir gibime geliyor mesela. Evet, hala yapılacak pek çok şey vardı ama artık yolu düzleştirmişti kendi elleriyle. Fatih Sultan Mehmet, 29 Mayıs 1453 sabahı atının üzerinde şehrin kapısından geçerken yaşadıysa bu hissi çok şanslı sayılabilir, henüz yirmi bir yaşındaydı. Türk edebiyatının, bana göre, yetiştirdiği en büyük yazar olan Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur’un son cümlesini yazdığında böyle hissetmiş olabilir mi? Stefan Zweig intihar ettiği gün yaşamış olmalı bu duyguyu, çünkü hayatın anlamsızlığına ikna olduğunda bunu yapacağını yazmıştı ta üniversite yıllarında. Kim bilir ?

Elbette herkes bu hissi yaşayacak kadar şanslı olmuyor. Hayatın tesadüflerinin lehte işlemesi gerek çok zaman. Asıl önemli olansa, o an geldiğinde hazır olmak hayata; yeterli yatırımı yapmış olmak. Haydi ismini bir kez daha analım; Zweig tam da bunu söylüyordu ‘Yıldızın Parladığı Anlar’ ı anlatırken: ‘İş ki, tarihi yapan adam, o tek titrek an geldiğinde, hazır olsun ipleri eline almak için.’

Ya siz ? Sizin hayatınızın ‘break-even’ noktası neresi ?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir