Eleştirmek, Yargılamak, Değiştirmek ve Eğitmek Üzerine…

İnsanın kendini gereğinden çok önemsemesinin, önemseme derecelerine göre ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde durmuştum bundan önceki son üç yazımda. Her üç yazıda da, insanın kendini fazla önemsemenin maliyetinin doğrudan kişinin kendisiyle ilgili olduğunu anlatmıştım. Ya komik duruma düşüyorlardı, ya hata yapma lüksünü kaybediyorlardı ya da rekabet gücünden oluyorlardı. Bu defa kendini önemseme işini abartıp diğerlerini değiştirmeye çalışanlardan bahsedeceğim. Bu da konuyla ilgili son yazım olacak.

Herkesin her şeyi eleştirme hakkı vardır elbette. Yeter ki eleştiri kişiselleştirilmesin ve eleştirilen insanın kişilik haklarını zedelemesin. Ama gelin görün ki iş çok zaman şirazesinden çıkıyor. Söz konusu durum ile ilgili en ufak bir bilgisi olmayan kişiler en sert eleştirileri yöneltmekten geri durmuyorlar. İşin dehşet veren tarafı ise, eleştirinin kendisinden çok, insanların bu tip durumlarda kendilerinde gördükleri eleştiri hakkı oluyor…

Bu toprakların yetiştirdiği en önemli akademisyenlerinden biri olan rahmetli Prof. Dr. Halil İnalcık, ölümünden bir kaç yıl önce, son yıllarda dillendirdiği tezini yeniden gündeme getirmişti. İnalcık, Osmanlı Beyliği’ nin devlet statüsünü 1302 yılında Yalova’ da Bizans’ a karşı yaptığı Bafeus Savaşı’ yla kazandığını söylüyordu. Ancak bu defa ne oldu bilinmez, hocanın yıllardır söylediği şey bu defa büyük gürültü kopardı. Hatırlar mısınız bilmem, o dönemde Yalova ve Bilecik kentleri birbirine girmişti. Üstelik söz düellosuna giren kentin yerlilerinden ziyade, önde gelen yöneticileri olmuştu. Kimisi hayatını bu işe vakfetmiş büyük insanı tarihi çarpıtmakla suçlamıştı, kimisi hocanın bu işten nasıl bir çıkarı olduğunu sorgulamıştı.

Bundan daha vahimine, yine gazetelerin internet sitelerinde, habere yapılan yorumlarda rastlamıştık. Okuduğunu anlamaktan aciz pek çok kişi, İnalcık Hoca’ nın çalışmasıyla dalga geçme hakkı görmüştü kendinde. Bu topraklar için taş üstüne taş koymayı becerememiş insanlar, hocayı ülkenin bunca derdi varken abesle iştigal etmekle suçlamışlardı hatta.

Buradaki temel sıkıntı hocanın eleştirilmesinden ziyade, eleştirinin şekliydi tabii ki. Çok ama çok önemli insanlar İnalcık Hoca’ dan çok daha derin tarih bilgisine sahip oldukları için, onun “safsata” larını dinlemeyi reddetmişlerdi. Beni asıl dehşete düşüren şeyse, eleştirilerin kendisinden ziyade insanların kendilerinde böyle bir tavır gösterme hakkı bulabilmesiydi.

Kendini önemseme konusunda limiti aşan insanların eleştirmenin ötesinde yüzde yüz doğru yargıya ulaşmak konusunda da üstün yetenekleri olduğuna inanmaları pek şaşılacak şey değildir elbette. Tanık olduğu tüm olayları görünen kısmıyla algılayıp kendi değerleri üzerinden yargılama hakkını kendinde gören ne çok insan olduğunu fark etmişsinizdir mutlaka.

Yeni çalışmaya başladığım şirketlerden birinde, bir grup insan işten yeni ayrılmıştı. Şirket çalışanlarının, hiç görmediğim, yalnızca isimlerini duyduğum bu insanların arkasından bu kadar çok konuşuyor olmaları tuhafıma gitmişti ama ortak bir tavır olduğuna göre hepsinin canının yanmış olabileceğini düşünmüştüm.

Kurumda aldığım ilk görevim gereği, projenin mevcut verilerinin analizini yapabilmek için, veritabanı tasarımını incelemeye başlayınca fark ettim ki; tasarıma oldukça düzenli başlanmıştı. İlk oluşturulan tablolardan, ilk yazılan “stored procedure” lardan bunu anlamak mümkündü. Ancak projenin ilerleyen safhalarında giderek artan bir özensizlik dikkat çekiyordu. Bu eksik bilgi ya da deneyimden kaynaklanıyor olamazdı, öyle olsa en başından beri benzer sıkıntıları görmem gerekirdi.

Bu arada, şirkete benden sonra gelen arkadaşlarımdan da şirket içinde konuşulanlardan etkilenip kurumdan daha önce ayrılan çalışanları eleştiren ve acımasızca yargılayanlar oldu. Nasıl oluyor da hiç görmedikleri birileri hakkında böyle konuşabilmek hakkını kendilerinde görüyorlardı, inanmakta zorluk çekiyordum. Ben de kurum içindeki iş süreçlerinin nasıl işlediğini gördükten sonra, neden veritabanı tasarımının bir noktadan sonra kötüleştiğini anlamaya başladım. Sürekli günlük planlarla çalışılıyor, bir gün kesin olarak alınan kararlar ertesi gün değişiyor ya da tamamen iptal ediliyordu. Bu şartlar altında sağlıklı çalışan bir veritabanı üretmek zaten mümkün değildi.

Aradan geçen birkaç aydan sonra, şirketin bu yeni çalışanları kurumla ilgili memnuniyetsizliklerini dillendirmeye ve yönetimi oldukça sert şekilde eleştirmeye başladılar. İşin ilginç tarafı; daha bir kaç ay önce haklarında en ağır sözleri sarf ettikleri eski çalışanları, yönetimin hak ettiği davranışı gösterdikleri için takdir etmeye bile başlamışlardı.

Kendini çok önemseyen insanların gidebildiği son nokta, eleştirmenin ve yargılamanın da ötesinde! Onlar insanları değiştirmenin, dahası eğitmenin peşinde… Bu tip insanlar dünyadaki her şeyi bildikleri, tüm konular hakkında doğru yargılara ve sezgilere sahip oldukları için herkesi yönlendirme hakkını görürler kendilerinde. Bundan daha bir kaç hafta önce, hayatımda yanılmıyorsam üçüncü kez gördüğüm birisi, bir konudaki seçimimi hangi yönde yapmam gerektiğini anlattı bana mesela, parmağını sallaya sallaya. Buna hakkı vardı, çünkü o konuyla ilgili tüm seçenekleri en ince detayına kadar biliyordu. Üstelik benim bilgim son derece kadüktü onunki yanında. Kaldı ki “benim gibi birinin”, aksi yönde bir şey düşünmesi son derece mantıktan uzaktı, ötesi bana yakışmazdı. Mantıklı olan benim tüm bilgilerimi, deneyimlerimi, sezgilerimi ve isteklerimi çöpe atıp, onun salık verdiği yolda ilerlememdi.

Açıkça söylemeliyim ki, insanların diğer insanları eleştirme, yargılama ve değiştirme konusundaki cüretkarlıkları karşısında çok zaman dehşete kapılıyorum. Bana yapılan bir eleştiri, beni kritik eden kişinin değer yargıları göz önüne alındığında anlamlı olabilir, ya ben o değer yargılarını taşımıyorsam ne olacak? Başkasının yanlış dediği şey ya benim için doğrusuysa. Kişisel tecrübelerden yola çıkılarak dayatılan bir yol ya benim için çıkmaz sokaksa. Beni yönlendiren kişi, bu sorumluluğu alma hakkını kendinde nasıl görebiliyor? Ya bu defa hayat benzer şekilde yol almazsa!

Uzunca zamandır kafamda toparlamaya çalıştığım bu yazı pek de eğlenceli olmadı, biliyorum. İçten içe bir öfke sezmek bile mümkün. Ama durum o kadar da kötü değil aslında. Eğer kendinizi çok da önemsemiyorsanız, bu noktada bile eğlenceli bir şeyler bulabilirsiniz. Yeter ki size öğretilenleri harfiyen yerine getirin:

Sanırım iki hafta önceydi. Mutfakta çay demliyordum. O esnada annem yanıma geldi ve bu şekilde demlenen çayın iyi olmayacağını söyledi ve bana iyi çayın nasıl yapılması gerektiğini anlattı. Bundan sadece birkaç gün sonra, annemin önerdiği şekilde çay demlediğimi gören mesai arkadaşlarımdan biri, bu şekilde hazırlanan çaydan hayır gelmeyeceğini söyleyip bana işin en doğru yolunu gösterdi. Bir hafta kadar sonra da, öğrendiğim bu yeni yöntemle çay demlerken kuzenime yakalandım. Onun tavşan kanı çay için önerdiği yol ise tamamen farklıydı ve tek doğru yöntemdi. Anlayacağınız, iki hafta içinde, yirmi küsur senedir uyguladığım yöntem dışında üç tane daha ‘tek doğru’ çay demleme yolu öğrenmiştim.

Sahi, siz çayı nasıl demlersiniz? İyi çayın nasıl demleneceğini anlatacak bir gönüllü yok mu aranızda?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir