Kendine Aşık Olmak

Bundan yıllar önce, Pınar Kür’ ün Bilgi Üniversitesi’ nde verdiği “Yazmak-Yaşamak” adlı öykü yazarlığı seminerlerine devam etmiştim, on hafta boyunca. Büyük bir iştahla katıldığım bu seminer benim daha iyi yazmamı sağladı mı bilmiyorum ama bir romanın/hikayenin (dolayısıyla hayatın) nasıl okunması gerektiğine dair pek çok yeni bilgi edinmeme sebep oldu.

Seminerin beşinci haftasında, onuncu haftanın sonunda tamamlamamız gereken birer uzun öykü yazmaya başladık. Çağdaş Türk edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan Pınar Kür’ ün karşısına geçip saçmalamak olmazdı. O hafta neredeyse tüm zamanımı öykünün çatısını oluşturmaya ve iyi bir giriş kısmı yazmaya harcadım. Büyük gün gelip çattığında büyük usta karşısında sesim titreyerek yazdıklarımı okudum ve öykünün sonunu nasıl bağlayacağımı anlattım. Öykünün konusunu sevmişti. Kurgu iyiydi. Ancak giriş kısmını yazarken cümleler arasında boşluklar olduğunu, arada “şık ama konudan bağımsız cümleler” kullandığımı, bu cümlelerden kurtulmam gerektiğini anlattı uzun uzun.

Ertesi hafta birtakım düzeltmeler yapmış ama “şık ama konudan bağımsız cümleler”i çıkarmamıştım. Gerçekten güzel cümlelerdi ve ben bu tür cümleler kurabildiğimi gösterebilmek istiyordum. Pınar Kür, bu defa yazdıklarımı dinledikten sonra oldukça sert bir ifadeyle “o cümleleri çıkarmanı söylemiştim, hala duruyorlar” diye söylendi ve sonra bugün bile kulaklarımda çınlayan o sözleri söyledi: “Bülent, asla ve asla kurduğun cümlelere aşık olmamalısın. İyi olabilecek bir öykü aşık olduğun cümleler yüzünden çok kulak tırmalıyor.”

Son iki yazımda insanın kendini gereğinden fazla önemsemesinin o kişiyi çok zaman komik durumlara düşürebileceğini (Hocanız Size Takar mıydı) ve hepimize gerekli hata yapma lüksünü kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakabileceğini (Ben Yapmadım Miki Yaptı) anlatmıştım. İnsanın ürettiklerine, cümlelerine mesela, dolayısıyla kendisine aşık olmasının ise bunlara göre çok daha ağır bir maliyeti var: İnsanı iyi şeyler üretmekten alıkoyabiliyor. Benim yazmaya çalıştığım öykünün güzel olabilecekken “cümlelerime/kendime aşık olduğum için” kulak tırmalaması gibi.

Ne dersiniz, gerçekten insanlar pek çok zaman elde ettikleri bir başarıya, yani kendilerine aşık olmuyorlar mı? Bu başarıların yarattığı etki bazen öyle büyük oluyor ki tuhaf bir sarhoşluk hali oluşuyor eser sahipleri üzerinde. O başarıya takılıp kalıyorlar ve başarının hangi şartlar altında oluştuğunu dingin bir kafayla analiz etmek yerine hayatlarının çok değerli zamanlarını aynı başarıyı dillendirerek geçirebiliyorlar. Kazanılan herhangi bir başarıyla yetinmek, rekabet yoğun dünyada yarışma gücünü insanın elinden alıyor ve eski günleri anarak mutlu olanlar, başkalarının çok daha ileri noktalara geldiğini çok uzun zaman sonra fark edebiliyorlar.

Nedense, ders sadece başarısızlıktan çıkarılırmış gibi bir algı var ve herkesin dilinde, tavsiyesine pek uyulmasa da aynı klişe: Başarısızlıktan ders çıkarmak. Oysa başarıyı doğru analiz edip ders çıkarmak da mümkün ve bir öncekiyle eş derecede önemli. Başarının oluşmasına yardımcı olan faktörler, kontrolümüz dışında lehte oluşan koşullar, doğru ya da yanlış yapılan işler, çevresel unsurlar, ekip üyelerinin katkıları ve rakiplerin hataları tek tek ele alınıp değerlendirilmeli. Oysa biz bunu yapmak yerine sadece başarıya sahip çıkıyor ve keyfine odaklanıyoruz. Başarısızlık durumunda da, belki de paralel bir bakış açısı yüzünden, ders çıkarma çabasına giriyoruz. Bu süreç genellikle başarısızlığa sebep olan etkenleri ortaya çıkarmak yerine sorumluluğu Miki’ ye yüklemek şeklinde gelişiyor. Amaç üzüm yemek filan değil yani…

Galatasaray’ ın dört sene üst üste elde ettiği lig şampiyonluğunun üzerine, bir de UEFA kupasını kazanması bu ülke toprakları üzerinde bir futbol kulübünün elde ettiği en büyük başarıydı kuşkusuz. Ne var ki, bu başarının da benzer bir zafer sarhoşluğuna sebep olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz, başarı sahipleri üzerinde. Ben bir futbol izleyicisi olarak, camianın bu süreci yeterince doğru yönetemediği kanaatindeyim. Başarıyı getiren etkenler de doğru değerlendirilemedi kanımca. Teknik direktör ve futbolcuların bir kısmı yarattıkları üstün katma değerin doğru takım içinde oldukları için gerçekleştiğini çok da algılayamadılar mesela. Teker teker takımdan ayrıldılar ve gittikleri hiçbir takımda o günkü başarıya ulaşamadılar. Sonra art arda geri döndüler ama tılsım çoktan bozulmuştu.

Yönetimse Galatasaray markasının değerini uluslararası alanda nasıl artıracağının yolunu aramak yerine elde edilen başarıyla kör olup yerel rakipleriyle dalga geçmeyi tercih ettiler. (Rakiplerse bu başarıyı model almak yerine küçümsemeyi uygun gördüler.) Yönetimin bu yaptığı olsa olsa kötü bir taraftar refleksi olabilirdi.

Galatasaray taraftarları o zaman elde ettikleri başarıyla övünmekte elbette çok haklıydılar ama onların takımlarına, aslında kendilerine, aşık olmaları camia üzerinde bir rehavet oluşmasına sebep oldu. Oysa kulüp yönetimini daha büyük başarılara doğru adım atmaya zorlayabilirlerdi, bunu yapmadılar. Elde edilen o müthiş başarı doğru yönetilebilse bugün Galatasaray’ ın adı Juventus’ la, Liverpool’ la, Barcelona’ yla anılıyor olabilirdi. Ertesi sene, şampiyonluğun kaybedilmesi üzerine yaptıkları “başarısızlıktan ders çıkarma” çalışmaları sonucunda ise sorumluyu ilan ettiler: hakemler. Tabii ki Miki bir kez daha iş başındaydı.

Ben de mesela tüm eğitim hayatım boyunca tarihten on üzerinden sekizden düşük not almadım hiç. Maliyet muhasebesinden iki kez kalmamın sebebi ise hocanın verdiği kırık notlardı elbette.

Benzer süreçler, bireyler ya da şirket yönetimleri için geçerli olduğu kadar devletler için de geçerliydi tabii ki. Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman, “Onlar bizim yaptıklarımızı hayal bile edemezler” derken; Rönesans çoktan başlamış; Osmanlı’ nın sonunu hazırlayan sebeplerse çoktan ortaya çıkmaya başlamışlardı bile, teker teker.

Bülent Göven

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir