Hocanız Size Takar mıydı?

Bazen acaba kendimizi fazla mı önemsiyoruz diye düşünüyorum. Düşünsenize yeryüzünde altı milyar insan yaşıyor ve biz bunlardan herhangi biriyiz. Aksi düşünülebilir mi? Ama yine de tüm dünyanın bize karşı olduğunu sanıyoruz bazen. Ortaya söylenen bir sözü kendimize yapılan acımasız bir eleştiri olarak algılayabiliyoruz. İşi bıraktığında o firmanın bununla başa çıkamayacağını düşünen ne çok insan var, fark ettiniz mi?

Abartıyor muyum? O zaman sadece herhangi bir gazetenin internet sayfasına girin ve bir haber için yazılan yorumları okuyun. Sadece iki sefer uçağa bindiği için okyanusa düşen uçağın düşüş sebebini açıklayabilenler, çıkan bir yasanın kendi ve kendi gibi düşünenler için önlem olduğunu sananlar, bir başkasının aynı haber için yaptığı yorumu üzerine alınıp küplere binenler…

Sahi gerçekten bu kadar önemli miyiz, yoksa kendimizi biraz gözümüzde mi büyütüyoruz. Yani elbette her insan önemlidir ama kendimizi olduğumuzdan fazla bir şey saymak işleri gülünç kılmıyor mu, ne dersiniz ?

Kendimizi diğerlerinden üstün görerek başka birilerinin de bizden üstün olabileceğini onaylamış oluyoruz aslında. Yıllar önce çalıştığım bir yerdeki mesai arkadaşlarımdan biri, diğer çalışanlardan daha önemli olduğuna inandığı için bizimkilerden daha büyük bir koltuğa otururdu. Bununla ilgili dalga geçmek için sandalyesini sakladığımızda, sandalyesi ortaya çıkana kadar bizimki gibi bir sandalyeye oturmaktansa ayakta beklemeyi tercih edeceğini söylemişti. Şaka gibi değil mi ? Tabii bizimkilerden bir boy büyük sandalyede oturmayı üstünlük saymak, daha büyük sandalyede oturanlara karşı içten içe bir eziklik demekti. Zaten büyüklük kompleksi ve aşağılık kompleksi hep ele ele dolaşmaz mı! Düşünsenize, o arkadaşımla ilgili kafamda oluşan en net resim bu şu an. Ne yaptığı o çok önemli iş, ne o işi yaparken elde ettiği başarılar, ne de o zaman başarısı için birlikte alınteri akıttığımız şirket için ürettiği katma değer… Kendini bu kadar önemli sayması ve sıradanlığı reddetmesi, bugün bu yazının içine bu yönüyle girmesine sebep oldu. Benim anılarımda böyle kalmış olması onun için ne kadar eğlenceli olabilir ki?

Bu sandalye hikayesindeki üstünlük / aşağılık kompleksi ikilemi kartvizit üzerinde yazan unvanlarla da kendini açığa vuruyor çok zaman: Beş kişilik şirkette Genel Müdür Yardımcısı olanlar, temel görevi web sitesini geliştirmek olan ancak her türlü angarya teknik iş üzerine yıkılmış “IT Coordinator” lar, sürecin içinden çıktığında işlerin problemsiz devam etmesine ötesi daha verimli yürümesine şaşıran Süreç Yöneticileri, diplomasındaki mürekkep henüz kurumamış Ürün Müdürleri, “aptal müşteri bizi anlamadı” diyebilen Pazarlama Direktörleri… En fenası ise bunların varlığına şaşırmıyor oluşumuz.

Kendini böyle üstün gören insanların bir de “hoca bana takmıştı” hikayesi vardır çoklukla, okul yıllarına ait. Aslında filanca dersten geçmeyi sonuna kadar hak etmiştir, ama hocası “taktığı” için bütünlemeye bırakmıştır onu. Sizin hocalarınız da okul yıllarında size “takmış” mıydı, mesela ? Pekala, etrafınızda çok başarılı olduğu bir dersin hocası kendisine ‘takmış’ olan biri var mı? Yok mu, ne enteresan! Ben hep merak ederim, bir hoca bir öğrencisine neden takar diye. Hoca dediğin de bir ademoğlu; akşama evine götüreceği ekmeğin, aybaşında ödeyeceği kiranın, üniversite sınavına hazırlanan kızının, kendi evinde mahalle takımından “hakem yüzünden” beş yiyen takımının derdinde. Yani ben kimim ki adam bunca derdinin içinde bana taksın. Bana gelene kadar “takacağı” o kadar çok şey var ki aslında…

Tabii, önemli insan olunca insanların sizin üzerinize oynaması doğaldır. (Yani ben futbolcu olsam mesela, en çok Real Madrid’ e karşı oynarken motive olurdum herhalde.) Okul yıllarında size takan hocaların yerini, iş hayatınıza başladığınızda başka insanlar alır elbette. Size takan patronlar, sizi çekemeyen çalışma arkadaşları, terfinize engel olan yöneticiler, yerini size kaptırmaktan korkan müdürünüz, yerinize geçmeye çalışan ekip üyeleriniz, başarılarınızla ezdiğiniz diğer departman çalışanları… Takılan insan olmak kolay iş değil tabii…

Yok canım, bu kadar da değil, elbette biliyorum ben de bu saydıklarımın aslında pekala günlük çalışma hayatının bir parçası olabileceğini. Sadece bunun günlük hayatın içinde sıradan bir durum olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Bir de aslında kendimizi bu kadar önemseyerek hayatımızı zorlaştırmanın gereği olmadığını. Herkesin bize karşı olduğunu sanmanın, her söylenen sözü üzerimize alınmanın, her yapılanı kendimize karşı yapılmış gibi algılayıp bunun üzerine kafamızda pek çok zaman aslında olmayan senaryolar kurmanın hiçbir gereği yok aslında.

İşin asıl ironik yanı, takılan insan olmak pek çok zaman hoşa gidiyor. İçten içe “evet işte benim ne önemli insan olduğum başarımı çekemeyenlerin çokluğundan belli” diye düşündüğümüzü inkar edebilir miyiz!

Bu ülkede “evet, benim de telefonum dinleniyor” diye övünen köşe yazarları da gördük. Aklı sıra ne önemli bir adam olduğunu dillendiriyordu okurlarına, yazılarının lise öğrencisi kompozisyonlarının yanındaki kadüklügüne bakmadan.

Yine de konuyla ilgili hala anımsadıkça gülümsememe engel olamadığım olay, 11 Eylül saldırılarının olduğu gün başıma gelendi. Ofisin kafeteryasında televizyondan gelişmeleri takip ettiğimiz sırada o an için ofis dışında bulunan patronumuz arayıp “çabuk ofisi terk edin, bizim binaya da uçakla saldırabilirler” demişti. O gün bizim Maslak’ taki ofise saldıran tek kişinin, hepimiz kafeteryada televizyon izlerken tost söylediğimiz büfeden gelip masalarımızdaki cep telefonlarını toplayıp giden 15-16 yaşlarındaki bir çocuk olduğunu öğrendiğinde, sevgili patronumun kendini ve şirketini yine de çok özel hissedip hissetmediğini, halen bugün bile merak ederim.

Bülent Göven

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir