Martı Jonathan Livingston Olmak (*)

İnternette sıkça dolaşan bir e-posta var, “80′ lerde Çocuk Olmak” başlıklı, geçmiştir sizin de elinize. O e-postada benim gibi çocukluğunu 80′ li yıllarda geçirmiş olanların o yıllarla ilgili anımsadıkları sıralanıyor: Popüler şarkı isimleri, oyunlar, çizgi filmler vs. Sayısı yüze varan bu maddelerden birinde de sevgili Barış Manço’ nun programı anımsatılıyor: Adam Olacak Çocuk.

Barış Manço bu “yarışma” programında henüz okul yaşına gelmemiş çocuklarla sohbet eder, onlarla şarkılar söyler, en sonunda her çocuğu “10 puan, 10 puan, 10 puan, 10 puan; 40 puanla şampiyon” ilan ederdi. Programın müptelaları çocuklardan çok büyüklerdi aslında. Çünkü çocuklar pek çok kez “boylarından büyük” cevaplar verirler ve büyükleri güldürürlerdi. Ben de o yıllarda yaşım itibari ile büyüklerin bu kadar basit sorulara verilen bu kadar basit cevapların neresini komik bulduklarını anlamaya çalışırdım.

Sonra, yıllar sonra aynı mantığa dayalı başka bir yarışma programıyla tanıştık: Çocuktan Al Haberi. Çok sevdiğim Berna Laçin sunardı. O yarışmayı izlerken, ben de artık büyük statüsüne ulaşmış olmalıyım ki basit sorulara verilen basit cevaplara güler olmuştum. Ta ki bir arkadaşımın dört yaşındaki kızının “Bunun nesi komik, ne dedi ki gülünecek” cümlesine kadar.

Sanırım ilk kez bu cümleyle farkına vardım aslında hayatın sandığımız kadar zor olmadığının. Basit sorular vardı ve basit cevaplar. Hayat aslında dört yaşında bir çocuğun gözündekinden daha karmaşık değildi. Onu karmaşıklaştıran bizdik. Belki de öyle öğretilmişti. Kendi adıma açık yüreklilikle söylüyorum; daha küçükken bana basit ve mantıklı gelen yanıtlar daha sonra gülünç duruma dönüşmüştü gözümde. Bir yerlerde hata yapıyor olmalıydım büyüdükçe.

Aslında açıklaması çok basit. Dört yaşında bir çocuk detaylar üstüne kafa yormadan, problemi en basit haliyle ele alıp en kısa ve net çözümü üretebiliyor rahatlıkla. Çünkü akıl mekanizması öyle çalışıyor. Kısıtsız, kalıpsız, bağımsız düşünüyor. Oysa bir yaştan sonra düşünme sistemimiz evriliyor. Bir problemle karşılaştığımızda önce nedenleri ve nasılları sıralıyoruz. Sonra bunların detaylarına iniyoruz. Her bir detayı tek tek çözümlemeye çalışıyoruz. Bazılarını çözüp, bazılarını yok sayıyoruz. Bir süre sonra problem o kadar karmaşık hale geliyor ki, bu işe neden başladığımızı, bu noktaya nasıl geldiğimizi, asıl sorunun ne olduğunu, neyi hedeflediğimizi tamamen unutuyoruz. Tüm bu problem çözme sürecinin sonunda katlanılan ciddi maliyetin karşılığı olarak pek çok küçük soruna üretilmiş çözümler duruyor masamızın üzerinde. Ama gerçek problemin aslında olduğu yerde tüm heybetiyle öylece oturduğunu görüyoruz. Ancak o zaman hatırlıyoruz aslında tüm bu detaylarla boğuşurken büyük resmi çoktan kaybettiğimizi.

Çocukların basit sorulara verdiği basit cevaplara gülüyoruz. Çünkü onlar “adet olduğu” için yerine getirilmesi gerekenleri bilmiyorlar. “Başkalarının ne diyeceğini” düşünemeyecek kadar başındalar hayatın. “Küçük ama önemli” olduğu ezberletilmiş detayları henüz öğrenememişler ki. Bu yüzden çocuk bakış açısı eğlenceli görünüyor gözümüze. Oysa ki sorunlara dört yaşındaki bir çocuğun düşünme mekanizmasıyla cevaplar üreten, detaylarda boğulmayan ve doğru bildiklerimizi gözardı eden kendi yaşıtlarımıza çok zaman öfke duyuyoruz. Ötesi onları saygısızlıkla, görgüsüzlükle, duyarsızlıkla suçluyoruz.

Sık sık “şu kadar basit bir şeyi düşünememekten” şikayet ederiz. Bu “basit şeyi” biri düşünmüştür ve bu yüzden çok para kazanmaktadır mesela. Gerçekten onların düşündüğü/bizim düşünmediğimiz şey basittir. Zor olansa çocukların yaptığı gibi özgür düşünmek, büyük resmi unutturan detayları yok saymak, böylece gerçek probleme odaklanabilmektir. Aklı basit şeyler üzerine düşünmek üzere serbest bırakmaktır gerçekte biz büyüklerin yapmakta zorlandığı.

Çok basit bir örnek: Üniversite sözcüğü “yüksek düzeyde eğitim, öğretim, bilimsel araştırma ve yayın yapan fakülte, enstitü, yüksekokul vb. alt bölümlerden meydana gelen ve öğrencilere belirli ihtisaslar kazandıran öğretim ve araştırma kuruluşu” olarak tanımlanıyor Wikipedia’ da. Ama üniversite kavramı toplumumuzda daha çok “meslek edinmek için gidilen okul” olarak algılanıyor. Bu anlayış farkı da aslında “bu kadar basit” fikirleri neden bizim değil, başkalarının düşündüğü gerçeğinin nedenini açıklıkla ortaya koyuyor.

Ulu önderimiz de tam olarak bunu salık veriyordu bir konuşmasında öğretmenlere aslında “Cumhuriyet sizden fikri hür,vicdanı hür, irfanı hür, nesiller ister.” O halde, ne dersiniz? İlk adımı nasıl atmalı? Çernişevski’ nin sorduğu gibi: Nasıl yapmalı ?

Bülent Göven

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir