Dalgaları Aşmak (*)

Eski Yunan’da salt olarak bilgiye erişmek bile dönemin filozofları için yeterince güçlü bir gönenç kaynağıydı. Bilgiyi öğrencileriyle paylaşmak ve nesilden nesile aktarılmasını sağlamak onlara, isimlerini bugün bile bilmemizden başka bir yarar sağlamadı. Onlar “Bilgi en büyük hazinedir” derken kuşkusuz salt bilgiye sahip olmanın erdeminden bahsediyorlardı.

Peki ne oldu da bu kadar genel geçer bir cümle son yıllarda, özellikle son yirmi yılda, bu kadar popüler oldu, ötesi özünde söylediğinden daha çok anlam ifade etmeye başladı ? Ne değişti de Yunan filozoflarının inancının ötesinde bilgi bir amaç olmaktan çıktı? Bilgiden daha kutsal ne olabilirdi ki ona erişmek için bilgi bir araca dönüşsün ?

Tüm bu sorulara cevap verebilmek için bu cümlenin ilk kez söylendiği binlerce yıl öncesinden, bugüne gelinceye dek bilginin ve bilgiye bakış açısının geçirdiği evrimi iyi algılamak gerek. Bunu yapabilmek için de geride bıraktığımız bin yıllar boyunca insanın ve toplumun nasıl evrildiğini irdelemek atılması gereken ilk adım.

Ekonomi, toplum ve gelecek sosyolojisi üzerine çok sayıda makale ve eseri bulunan Amerikalı düşünür Alvin Toffler, insanlık tarihini üç temel aşamaya böler ve bunların her birine dalga ismini verir. Bu dalgalar kronolojik sırayla tarım toplumu, sanayi toplumu ve bilgi toplumu dalgalarıdır.

Tarım toplumu süreci insanlık tarihiyle birlikte başlar. Buradaki temel öğreti üreten ve tüketen insanın genel olarak aynı olmasıdır. Yani insan kendi için avlanır, toprağı kendi için eker, kendine barınacağı evler yapar. Amaç içgüdüsel olarak kendisinin ve koruması altındakilerin temel yaşamsal gereksinimlerini karşılayabilmektir. Herkes kendi ihtiyacını karşıladığı için de bireysel anlamda özel uzmanlıklar yoktur. Herkes duvar örebilir, koyun yetiştirebilir ya da domates ekebilir. İş gücü eksiği daha çok yardımlaşma aracılığıyla giderilir ve karşılıklıdır. Aslında gereksinimler temelde tüm toplum için aynıdır. Bireyselliğin keşfi için çok uzun bir zaman daha beklemek gerekecektir.

Binlerce yıl süren tarım toplumu dalgası 1830′ lu yıllarda İngiltere’ de başlayan Sanayi Devrimi ile birlikte yerini sanayi toplumu dalgasına bırakır. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte makineleşme de artar. İnsan gücüyle yapılan birçok iş fabrikalarda makineler tarafından çok daha hızlı ve standart şekilde yapılmaya başlanır. Fabrikada çalışanlar toplumun üreten kesimini oluştururken diğer kesim tüketici rolünü üstlenir. Tarım toplumunda olduğunun aksine toplumun üreten ve tüketen kesimlerinin birbirinden keskin hatlarla ayrılması, tarihte ilk kez bugünkü anlamıyla üretici ve tüketici olarak adlandırdığımız sınıfların doğmasına yol açar. Bu sayede piyasalar oluşur, alışveriş ağları örgütlenir. Artık “kullanma amaçlı üretim” yerini “alışveriş amaçlı” üretime bırakmıştır.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren arz-talep dengesi arasındaki oran daralan ekonomi yüzünden ciddi anlamda bozulunca üreticiler, müşteri bulabilmek için öncelikle maliyet avantajları sağlayarak daha ucuz ürün satmaya yönelirler. Üretim teknikleri, ham madde fiyatları, pazarlama maliyetleri, taşıma koşulları vb. faktörler neredeyse tüm üreticiler için aynı olduğundan üretim maliyetinde tasarruf sağlamak çok da kolay değildir. Bu durumda şirketler üretim maliyetleri yerine satış noktası maliyetlerini aşağı çekmeyi hedeflerler ve bu sürecin bir kısmını tüketiciye bırakırlar. Benzin istasyonlarındaki pompacılar artık yoktur. Alışveriş merkezleri, lokantalar “self-service” olmuştur. Bu işleri yapan çalışanların artık ödenmeyen maaşlarından elde edilen maliyet avantajı tüketiciye daha ucuz fiyat olarak yansır. Bugün sıklıkla kullandığımız banka internet şubeleri, e-alışveriş siteleri, montajını kolaylıkla yapabildiğimiz tasarım harikası mobilyalar benzer kaygılarla ortaya çıkmış fikirlerdir.

Üretici firmalar son kullanıcıya işlerin bir kısmını göçerdiğinde süreç toplumsallıktan bireyselliğe dönüşmüş olur. Müşteri sürecin içinde aktif olarak bulunduğunda kendine sunulan standart bir ürünle yetinmek yerine üzerinde söz hakkı olan, ötesi yalnızca kendisi için üretileni almayı tercih eder. Artık bir üründen beklenen yalnızca temel gereksinimini karşılaması değildir. Kişisel beğeni, egonun tatmin edilmesi, ürünün sağladığı prestij gibi bundan yüz sene önce esamesi okunmayan faktörler etkin olmaya başlar. Tüketici toplam faydası en yüksek ürünü talep etmektedir. Üreticiler de bu kaygının farkına varmakta gecikmezler. Başlangıçta alıcı kitle sınıflara ayrılır ve bu sınıflara farklı ürünler sunulur. Ancak süreç içinde sınıflandırma o denli beklenmeyen boyutlara ulaşır ki artık her alıcı neredeyse bir sınıfı temsil etmektedir.

Doğru ürünü, doğru yerde, doğru tüketici grubuna sunmak artık günümüzde en önemli kriter sayılmaktadır. Bu parametreleri doğru belirleyebilmek için de eldeki bilginin iyi kullanılmasına gereksinim vardır. Ancak bilgi doğru kullanılabilirse hedef tüketiciye doğru ürün sunulabilir. İşte bu yüzdendir ki “Bilgi en kıymetli hazinedir.”

Yukarıda Toffler’ in dalga adını verdiği her safhada üretim/tüketim olgusunun ne şekilde evrildiğini özetlemeye çalıştım. Bilginin salt erdem olmaktan, amaç olmaktan çıkıp; bir araca dönüşmesi bilgi toplumu dalgasında yine üretim/tüketim olgularıyla birlikte gerçekleşmiştir. Bireysellik arttıkça bilginin değeri daha da artacak gibi görünmektedir.

Bülent Göven

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir