Kelebek Etkisi

Saat sabahın 5 i. Alarm kurmasam sanırım uçağıma geç kalacağım. Hızlıca kalktım ve hemen kapının önündeki çantamı alarak apartmanın önünde taksi bekledim. Saat 9 daki Paris uçağımı kaçırmamam lazımdı. Normalde bu kadar zor olmazdı taksi bulmak ama aksilik işte biraz bekletti beni ama sonunda gelmişti. Hızlıca “Sabiha gökçen lütfen” diyerek yolculuğa başlamıştım. Plan şuydu Paris diye yola çıkıp bir ay içinde gezebileceğim kadar çok yere gitmekti. Bu neresi olur farketmezdi. 1 aylık ücretsiz izni almak kolay olmamıştı hatta geri döndüğümde beni bekleyen bir işim olur mu o bile mechul. Olsun hayat kazandıklarından çok deneyimlediklerinden yürür.

Trafik olmaz yetişirim diye kendi kendimi kandırıyordu ama Kurtköy civarında bir trafik. Uçak kaçarsa o zaman naparım bilmiyorum neyse düşünme şu an bunu az kaldı zaten. Yok artık şöför bey görmediniz mi önünüzdeki aracı ya ne olacak şimdi nasıl yetişeceğim daha pasaport sırasında bekleyeceğim ben ya offf kaçtı uçak ya.

Kapılar kapanmış uçak gökyüzünden kusursuzca yükselirken ben ardından sadece el sallıyordum. Hayaller Paris gerçekler Eminönü olmasın diye en hızlı nereye bilet var diye bakınırken Beyrut’a mı uçsam diye şeytanla bir pazarlık yaptık. Sonunda o kazandı ve şu an biletimi almaya gidiyorum. Hadi hayırlısı.

Uçağın içinde koltuğumu ararken Lübnanlı arkadaşları incelemeden kendimi alamadım. Yeni yeni kendine gelen bir şehir olan Beyrut için çok şey okudum çok şey karıştırdım ama hiç planlamamıştım oraya gitmeyi kısmet bugüneymiş.

Uçak havalandı ve ben o zaman Beyrut’ta ne yapacağımı düşünmeye başladım. Hiç birşey ayarlamamış hiç bir konaklama firması ile görüşmemiştim ve bunların hepsini inince ayarlamak zorundaydım yoksa bu geceyi Beyrut’ta bir kafede geçirmem kaçınılmaz bir son 🙂

Valizimi beklerken telefonumun şarjının bitmek üzere olduğunu farkettim. Can çekişen bataryam artık beni bir prize mi taksan diye sinyal veriyordu. Tek başıma seyahat etmek çok sıkıcı olmayacak anlaşıldı diye kendi kendime gülüyordum. Ne yapıyorum ben ya ne işim var benim burada geri dön. Akşam yemeğine yetişirsen belki kahveye Havva’ya gidebilirsin ya da akşam yemeğini dışarıda ye ve bu kısa maceranı anlata anlata bitireme aynı erkeklerin askerlik anısı gibi 🙂

Neyse dönmek yok hadi şu telefonu şarj edelim ardından kendimize kalacak bir yer bulalım. Kent merkezine yakın bir hostel buldum bir şekilde ulaşımı sağladım artık dinlensem iyi olacaktı. Eşyalarımı bıraktığım gibi kendimi yatağa attım. Zaten uyandığımda saat gece 3 dü. Bu saatte İstanbul’da olsam çıkamazdım tek başıma ama burada durum farklı zaten burada hayat gece başlıyordu. Alkolün, eğlencenin ve keyfin merkezindeydim şu an. Çıkıp etrafı incelemeye koyuldum. Müziğin en güzel halini duyuyordum. Sanki daha önce böyle bir tını ile hiç karşılaşmamış gibi müziğe kendimi kaptırmış geldiği yöne doğru gidiyorum.

Çalan müziğin bu ülkenin tüm duygularını ve yaşadığı zor günleri size hissettiriyordu. Bir parça bitiyor bir başka hikayenin müziği çalarak devam ediyordu ve böylelikle sabahın ilk ışıkları itibari ile evin yolunu yani hostelin tutmuş oluyorsunuz.

Uykumu aldıktan sonra ilk iş google dan Beyrut’ta ne yapabilirim diye kendime yol haritası çıkardım. Önce sokaklarını gezecektim. Play list hazırladım sokaklardaki yürüyüşüm hatırlanabilmesi için arka fonda çalacak müzikler çok önemliydi.

Çalan müziklerin etkisi ile sanki buraya hiç yabancı değilmişim gibi sokaklarda yol alıyordum. Önce Saint George Maronite Katedrali ile karşılaşıyorum hemen yanında ise Mohammed Al -Amin camisi. Her ikisinide bir turist edası ile inceliyor not alıyor fotoğraflıyorum. Saat kaç ben neredeyim işler ne durumda? İnternet paketimide son hostel bulmak için harcadığım için ancak wi-fi olan mekanlarda telefonumu kullanabiliyorum. Kim bilir neler yazdılar ya da hiç birşey yazmadılar bu daha olası gibi.

Camiden çıktıktan sonra açlıkla yüzleşmek hiç hoş olmadı keşke yemek olayıda tek öğün olsa ne güzel olur demi.
Abdel Wahab Restauranta gittim epey meşhurmuş öyle okumuştum. Yöresel yemeklerinin hepsini denedim çok lezzetliydi. Yeterince dinlenip karnımıda doyurduğuma göre Beyrut ulusal müzesine doğru yol alma vakti gelmişti. Yeterli ingilizcem yoktu fakat bildiğim kadarı yaşamam ve iletişim kurmam için yeterliydi. İçi ferah ve ziyaretçisi bol olan bu müze beni şaşırtmıştı. Genelde turistler yemek ve mekan seyahatleri yaptıkları için müzeler hep son kalemdir gezilecek yerler arasında. Eserleri incelerken birinin bana baktığını farkettim ama öyle aleni değil kaçamak, bakmakla bakmamak gibi.

Sırayla eserleri gezmeye devam ediyorum ve ardımdan başka bir gölgede beni takip ediyor. Biraz tedirgin oldum sanırım, bilmediğim bir ülkedeyim sonuçta. Hırsız olabilir , katil olabilir herşey olabilir. Kapıya ne kadar uzaklıkta olduğumu hesaplamaya çalışıyordum. Ne kadar bir sürede oraya varabileceğimi ki dışarı çıksam bile sokakta beni takip etmeyeceğini nereden bilebilirdim. Hostel buraya ne kadar uzaklıktaydı. Telefon etmeye kalsam edemiyordum, internettim olmadığı için mesafeyi tahminleyemiyordum. Kalabalığa karışmaya başladım .Yabancı turistlerin olduğu alanlarda duruyor benim gibi birini bulursam internetini kullanmayı planlıyordum. Sakinliğimi korumaya çalışırken yüzüm kızarmaya ve panik olmaya başladım ısrarla geliyordu peşimden. Kimdi bu? Korkudan yüzüne bakamıyordum baksana belki tanıdık biri neyden korkuyorsun?

Kapıya bir kaç adım kalmıştı. Kulağımda çalan şarkı aksiyon havasında olunca kendimi sinema filminin içinde buldum. kapıdan adımımı dışarı tam atıyordum ki bir el bileğimden tuttu. Gözlerimi kapattım kalbim ağzımdan fırlayacak gibi atıyordu. Korkudan kulaklarım uğuldamaya başladı. İngilizce bana yüzümü dönmemi söylüyordu. Bende o an çığlık mı atsam yoksa elimi kurtarıp kaçsam mı diye düşünüyordum. Sakince yüzümü döndüm ve gördüğüm 2 çift mavi gözle karşılaştım. Kendimi o an hayranlıkla izlerken buldum. Birşeyler söylüyordu ama ben anlamıyordum sanırım yetersiz ingilizcemin kurbanı olmuştum. İlk iş dönünce bunu geliştirmek olmalıydı 🙂

Kendimi olabildiğince hızlı kurtarıp koşmaya adapte etmiştim. Ben koşuyorum oda ardımdan geliyor noluyor ya bir tane mi güvenlik mensubu biri yok diye kendi kendime hayıflanırken bir taşa takılıp düştüm. Uyandığımda İstanbul’da kendi odamda kendi yatağımdaydım. Saat gece 3:00. Kucağımda yarın ki toplantı için hazırladığım raporun çıktıları. Yatağımın baş ucundaki sudan içtim ve kendimi yatağa bıraktım belki uyursam kaldığım yerden devam ederim diye niyetlendim ama olmadı. Gene gerçek dünya ile yüzleşmiş sabah servisime geç kalmamak için kendimi uyumaya zorlamıştım.

Bir sonraki yazıya kadar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir