Biyoteknolojik İlaçlar

Hücre içerisinde yapılan mühendislik eserleri ile sizleri tanıştırmak isterim.

 

Biyoteknolojik İlaçlar…

 

Bu kavram ülkemizde henüz oldukça yeni. Sonu tam olarak görülemeyen derin bir kuyu. Meraklısı da oldukça çok. Bu nedenle de yeni olmasına rağmen hızla yayılan bir kavram aslında. 

Bu hafta sizlerde bu güzel konuya Türkiye ve Dünya üzerinden bir bakış atalım istedim.

 

Merak düzeyiniz iyiden iyiye arttıysa eğer; haydi konuya biraz giriş yapalım o halde.

 

Mekanizmaları henüz anlaşılamayan MS, Alzheimer gibi hastalıklarda; özellikle de kanser alanında umut veren biyoteknolojik ilaçlar,  kavramsal olarak yaşamımızda gitgide daha fazla yer almaya başlıyor. Biyoteknolojik ilaçların üzerine yapılan her çalışmanın altın değerinde olduğu, ülke politikasınca desteklendiği bir gündem maddesi olup çıkıverdi son zamanlarda. Çıkan TV haberlerinde, gazete yazılarında ya da bilime yönelik herhangi bir alanda mutlaka karşılaştığınız bir kavram aslında.

Biyoteknoloji, ilaç endüstrisinin insan sağlığının hizmetinde ilerlemesi için kilit öneme sahiptir.

Bugünkü şartlarda bilinen yaklaşık 30 bin hastalıktan ancak 10 bininin tedavisi mevcut ilaçlarla tam anlamıyla yapılabilmektedir.

Hastalıklara karşı yeni ilaçların geliştirilmesinde biyoteknolojik yöntemler giderek kimyasal ve bitkisel formülasyonlardan daha etkili olmaktadır.

Son yıllarda ruhsatlanan yeni ilaçlar arasında biyoteknolojik ilaçların oranı da artmaktadır. Aralarında kanser, alzheimer, kalp hastalıkları, diyabet ve romatoid artriti de içeren 200 hastalığın tedavisi için geliştirilen yeni ilaçların büyük bir kısmını biyoteknolojik ilaçlar oluşturmaktadır.

‘Peki bu kadar harika ürünler neden ülkemizde hala geri planda kalıyor?’ dediğinizi duyar gibiyim. İnsan sağlığında çığır açan bu harika biyoteknolojik ürünler maalesef ki üretim ve geliştirme maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle ülke olarak henüz çalışılmaktan kaçındığımız bir dal.

Biyobenzer ilaçların dünya üzerinde hatırı sayılır avantajları var aslında, hem hastaların biyoteknolojik ilaçlara erişimini artırmakta hem de rekabet yaratarak maliyetleri azaltmakta böylece sağlık sisteminin finansal devamlılığına katkıda bulunmaktadır. Ayrıca biyobenzer ilaçların satışa sunulması doktorlara ve hastalara yeni tedavi seçenekleri sunmaktadır.

 

Türkiye bu piyasada nerededir? Öncelikle küresel ilaç endüstrisi için önemli merkezlerden birisidir. Ancak ülkemizde biyobenzer ürünlerin üretiminin sadece belli aşamaları yapılabilmekte, biyoteknolojik ilaçların büyük bir kısmı ithal edilmektedir. Türkiye, her 1 kilogram biyoteknolojik ilaca ortalama 1 milyon dolar ödemektedir.

Biyoteknolojik ilaçların küresel ilaç pazarındaki ağırlığının artışı ile birlikte ithalata bağlı bir biyoteknolojik

ilaç tedarik modeli Türkiye için sürdürülebilir değildir ve yerli üretim ile desteklenmediği takdirde Türkiye’nin ilaçtan kaynaklanan cari açığının artacağı ortadadır.

Biyoteknolojik ilaçlar konvansiyonel ilaçlara kıyasla daha büyük moleküllere sahiptir ve her birinin doğasında belli düzeylerde değişkenlik gösteren bir dizi özellik vardır. Bu değişkenlik, molekülün ‘şekli’ (katlanma) ile moleküle eklenmiş olabilen herhangi bir şeker ya da karbonhidratın tür ve uzunluğunda (glikolizasyon) olabilir.

Biyoteknolojik ilaçlar yaşayan organizmalar kullanılarak üretilirler. Son ürün olan biyolojik etkin maddenin yaşayan hücre ya da organizmanın içinde bulunan binlerce diğer molekülden ayıklanarak saflaştırılması gerektiğinden üretim süreci karmaşıktır ve ileri teknoloji gerektirir.

Kimyasal ve biyolojik ilaçların farkları neler?

İlaç etken maddelerinin kimyasal ve biyolojik olabileceğini günümüzde çok sık duyar olduk. Bu ilaçlar arasındaki farkları şöyle sıralayabiliriz:

  1. Kimyasal ilaçlar, küçük moleküllerdir. Yapıları net ve anlaşılırdır, sentetik olarak laboratuar ortamında üretilirler. Kimyasal ilaçları üretmek oldukça kolaydır. Çoğunlukla da ağızdan kullanılır, tablet şeklindedir.

Biyolojik ilaçlar ise biyoteknolojik prosedürlerle canlıdan üretilir. Çok yüksek düzeyde saflaştırılmış proteinlerden ve polipeptitlerden oluşur. Dünyada onaylı biyolojik ürünler nelerdir diyecek olursak:

 

  • Rekombinnat Proteinler: Bunların içerisinde insülinler, kan yapmaya yardımcı moleküller ve aşılar vardır. Aşılar da biyolojik ilaçlar altında sınıflandırılırlar.

 

  • Monoklonal Antikorlar: Genellikle kanser ilaçları ve romatizmal ilaçların yer aldığı bir sınıftır.

 

  • İleri Tedavi Tıbbi Ürünleri: yavaş yavaş hayatımıza giren ileri tedavi tıbbi ürünleri denilen bir kavram var. Gen tedavileri, kök hücre tedavileri bu sınıf altındadır. Mesela Holoclar Avrupa’da ilk onaylanmış kök hücre tedavisidir. Gözün kornea tabakasından kök alınan bir hastada görme kaybının önüne geçer.

2.) Kimyasal ilaçlarla biyolojik ilaçlar arasındaki temel farkın büyüklüklerinden ve üretim süreçlerinden kaynaklandığını ifade eden Tezer, kimyasal yapıya sahip olan bir aspirinin, monoklonal ilaçların küçücük bir zinciri kadar olduğunu ve diğer bir temel farklılık olarak biyolojik ilaçların canlı hücrelerden üretildiğini kaydediyor.

Biyolojik ilaçların üretim süreci nasıldır?

Bir canlı hücre alınır, o hücre içerisine hangi protein hangi polipeptit üretilmek isteniyorsa onu kodlayan DNA yapısı kopyalanır. Daha sonra bu hücre bankasından çok sayıda hücre çoğaltılır, hücreler klonlanır. Böylece aynı protein yapısını üretecek çok sayıda hücre üretmiş oluruz ve bu çoğalan hücreler proteinleri sentezlemeye başlar. Buna üst takım süreci denir. Çok fazla sayıda hücre ve fazla sayıda protein üretilir ve bu süreç ortamın ısısına, nemine, pH’ına, güneşin geliş açısına ve diğer aklınıza gelebilecek her türlü çevresel etmene çok duyarlı bir süreçtir. Bu yüzden bazen, proteinlerin benzerleri kadar, farklıları da sentezlenebilir. İkinci en önemli süreç olan alt takım süreci de bu noktada başlar. Üretilen çok sayıdaki protein ayrıştırılır. Bunlar istenen proteini süzmek için kullanılır. Yani çoğalttık, ayıkladık ve yavaş yavaş azalttık. Bu moleküller çok büyük olduğu için genellikle parenteral kullanılır, ya damar içine ya kas içine uygulanır, ağız yoluyla almak hem büyüklüğü sebebiyle hem de proteinlerin mide asidinden dolayı kolayca bozulması nedeniyle pek uygun değildir.  Kimyasal bir ilaç olan aspirinlere boyut ve kompleks yapı olarak bisiklet dersek, basit bir biyolojik ilaç olan insan büyüme hormonlarını araba, daha karmaşık biyolojik ilaçlar olan monoklonal antikorları da uçak gibi düşünmemiz doğru olur. Kimyasal ilaçlardan jenerik, biyolojik ilaçlardan biyobenzerler çıkıyor.

 

Kimyasal ilaçların patent süreleri dolduğunda birebir kopyaları olan jeneriklerinin ortaya çıkıyor, biyolojiklerin patent süresi dolduğu zaman ise ortaya jenerik değil biyobenzer bir ürün çıkıyor. Kimyasal moleküller basit homojen bir yapıya sahip olduğu için aynı biyolojik aktiviteyi gerçekleştirecek birebir kopyalarını üretmek mümkün oluyor. Ancak, biyolojik ilaçlarda patent süresi dolduktan sonra üretilecek ilaç farklı bir hücre kökeninden doğuyor, dolayısıyla sentezlenen protein de farklı olabiliyor. Biyolojik moleküllerin büyük ve kompleks bir yapıya sahip olduklarından üretim süreçlerinin de komplekstir. DNA yerleştirme, hücre çoğaltımı, saflaştırma ve formüle edilerek hastaya ulaşma süreçlerindeki en ufak bir değişiklik bile istenen proteinin varyasyonlarının ortaya çıkmasına yol açabiliyor. Bu da proteinlerin yan yana dizilerek değil, katlanarak sentezlenmesinden kaynaklanıyor, katlanma esnasında çok farklı atomların birbirine tutunması ile yüz binlerce farklı ürün elde edilebiliyor.

 

 

Biyolojik ilaçlar, kimyasal ilaçların yerini alacak mı?

Bu konuda çok sayıda farklı fikir ve yorum var aslında. Bunların tek ortak noktası sürecin çok hızlı bir geçişe gebe olmadığı.

AİFD (Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği) Yatırım Politikaları ve Kurumsal İletişim Direktörü Cengiz Aydın Kimyasal ilaçların, konvansiyonel yöntemlerle nispeten daha kolay ve ucuza üretebilecek ürünler olduğunu söylüyor. Aydın: “Bu durum tüplü bir televizyondan plazmaya geçmek gibi değil, ya da bu iyi şu kötü ayrımı yapamazsınız. Sadece kimyasal ilaçlarla tedavisi bulunamayan hastalıklar için biyoteknoloji kullanılarak biyolojik ilaçlar üretilir. Daha iyi değil, sadece farklı sorunları çözüyorlar. Büyüme hızına gelince şu anda dünyadaki pazarın yüzde 20’sini biyolojik ilaçlar oluşturuyor. Önümüzdeki 5 yıl içerisinde yüzde 30’a çıkması düşünülüyor. ‘Bu aldı başını gidiyor, yüzde 50 olacak 60 olacak’ diye de bir trend beklenmiyor. Artış hızı yüksek ama o belli bir doygunluğa ulaşacaktır. Şu ana kadar tedavi edemediğimiz çok daha karmaşık hastalıklar var. Başka bir teknoloji ile bu sefer onları tedavi edersiniz, o zaman da o ilaçlar piyasada yer almaya başlar ama diğer ilaçların kullanımı da devam eder, çünkü farklı hastalıklar için geliştirilen farklı yöntemlerdir.” İfadelerine yer veriyor.

 

Sonuç olarak; Her şeyin tek anahtarı biyoteknolojik ilaçlar olmayacaktır!

Aslında hem kimyasal bir molekül olan hem de oldukça değerli tutulan Hepatit C ilaçlarını düşünürsek, bu duruma en iyi ve güncel örnektir.

Hepatit C ilaçları çok yüksek tutarı olan değerli ilaçlar, patenti de devam ediyor ama biyoteknolojik değiller. Bunlar kimyasal molekül ve bugün çok değerliler. Son 10-20 yıl içerisinde kilometre taşı diyebileceğimiz tıp dünyasında büyük değer yarattılar. Ölümle sonuçlanan bir hastalığı tamamen tedavi ediyorlar. Dünyada her zaman kimyasal moleküllere de ihtiyaç olacak, biyoteknolojik ilaçlar da onkoloji gibi cevaplanmayan alanlarda ilaç üretmeye devam edecek. Günümüzde doktorların bile mekanizmalarını anlamadığı, hastalara hiçbir şekilde yardımcı olamadığı noktalarda biyolojik ilaçlar çok inanılmaz sonuçlar getiriyor. Bugünkü MS, Alzheimer (günümüzde hızla yayılan) gibi bazı çok özel alanlarda umut veriyor. Hipertansiyonda, yüksek kolestrolde, hala o küçük moleküller çok değerli ve her zaman var olmayı sürdürecekler.

 

 

Herkese Sağlıklı Günler Dilerim…

Eda.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir