H U M A N

Bir kitap okursun hayal dünyan değişir, bir film izlersin bakış açın değişir bir olay yaşarsın hayatın değişir. Bir müzik bir kelime bir görsel bir ses bir his… hepsi “an” olarak nitelendirdiğimiz zaman dilimi içinde kendimizi bulmamızı ifade eder.

Orta okulda edebiyat hocamız bize bol bol kitap okumamızı öğütlerdi. Kitaplar bakış açımızı ve hayallerimizi genişleteceğini ve dünyayı başka bir göz ile görmemizi sağlayacağını inanırdı. Sadece tek bir dilde değil birçok dil öğrenerek onlarında kültürlerini, yaşama şekillerini anlamamız gerektiğinden bahsederdi.
Lisede tarih hocası hepimize yıl sonu ödevi olarak bir kitap okumamızı ve bunu özetlememizi istemişti. Babil’de ölüm İstanbul’da Aşk – İskender Pala’nın yazmış olduğu eseri okumaya başlamıştım. Kitap bir parşömen kağıdının dilinden Leyla il Mecnun hikayesine gizlenmiş bir şifrenin hikayesinden bahseder. O dönem o kitap benim Aşk a olan bakış açımı değiştirmişti.

Bugün Arrival filmini izledim. Barış Özcan’ın rutin Pazar videolarında gördüğüm ve içeriğini merak ettiğim bir filmdi. Açıkça söylemek gerekirse neden daha öncesinde izlemediğimi kendi kendime sordum. Filmde klasik uzaylı muhabbetlerinden öte daha çok dil bilimi ve iletişim üzerine yoğunlaşmaktadır ve lineer olmayan zamansal kurama. Lineer zaman ne demek peki ?

*Lineer zaman, polinomsal zamanın bir alt kümesidir. Örneğin, iki kelimenin birbirinin tersi olup olmadığını anlama problemi lineer zamanda çözülebilir: İlk adımda, Turing makinesi ilk kelimeyi okur ve o kelimeyi temsil eden bir duruma geçer.( *Vikipedi)

Filimde uzaylılar ile iletişim kurarak onların dilini anlamaya ve dünyaya neden geldiklerini öğrenme üzerine işliyor, aynı zamanda “sapir whorf hipotezi” ni de anlatan filmde çok önemli bir noktaya değiniyor. İLETİŞİM.

*Sapir-Whorf Hipotezi’nin dilbilimindeki temel anlamı, insan düşüncesinin yerel dillerden çok yoğun bir şekilde etkilendiğini göstermektir. Bir insanın kendi dilinde belirli bir düşünce yapısı oluşmuştur ve bu insan başka bir insanın dilini hiçbir zaman tam anlamıyla anlayamaz. (*Vikipedi)

Derler ki, “Konuştuğunuz dilin yapısına göre karakteriniz ve dünya görüşünüz de şekillenir.” Özet olarak. Uzaylıların dilini öğrenerek onları anlamaya çalıştığında aslında onların dilinde düşünmeyi onların bakış açısı ile hayatı yorumlamayı anlatıyor. İngilizce öğrenmek bir İngiliz gibi düşünmeyi, olaylara bakma şeklini değişeceğinden bahsetmek gibi bir şey yada bir Hintli bir japon yada bir çinli gibi.

Öğrendiğin yada konuştuğun dilin kavramlarına göre hayatı sorgulamaya başlarsın zaman olarak nitelendirdiğin kavram aslında içinde bulunduğun kültüre göre ayak uydurmanı sağlatır. Filmde uzaylıların dilini öğrenen Louise artık olayları onların zaman kavramları ile yorumlamaya başlar gelecek-geçmiş-şimdiki zaman bu kavramlar bir doğrudan çıkmış bir döngüsel bir kurama dönüşmektedir. Artık geçmiş gelecek olup şimdiki zaman gelecek olabiliyor.

Filmin beni etkileyen en önemli özelliği ise GELECEK .
Geleceğin bilinirliği hepimiz için merak edilen bir kavram olsa da kimilerimiz için aslında bir kara delik gibi geliyor. Bildiğin bir hayatı yaşamak nasıl bir keyif verir ki?

Hepimizin öleceğini bildiği halde yaşamaktan zevk almanın aslında ne zaman öleceğimizi bilmememizden kaynaklanmaz mı?

Aslında mutluluk BİLİNMEZLİK değil mi?

Bilinmezlik bizi daha çok öğrenmeğe, keşfetmeğe ve çalışmaya iter. O yüzdendir ki hepimiz karanlık tünellerin aydınlığa çıkmasını arzularız, başarma duygusunu bilsek bile daha fazla başarmaya muhtacız çünkü kimse başarmanın en tepe noktasını bilemez ve bu bilinmezlik bizi dahası için zorlar. Hepimiz aşkın tarifini yaparız ama kimse gerçek aşkın ne olduğunu bilmez ve bu yüzden aşk hepimiz için içimizde bulamadığımız bilemediğimiz sevginin kaynağı olarak tanımlarız.

Filmin sonunda geleceğin ona neler getireceğini bilse de yine de bunun yaşamaya değer olduğunu evrenin döngüsel düzenini bozmadan “an” kavramının güzelliğine sıkı sıkıya sarılmanın ne kadar doğru bir terim olduğunu anlatarak biter.

Bu yazı bir film eleştirisi yada bir özeti değildir. Bu sadece zaman kavramını tekrardan bir gözden geçirmemizi ve bu koşuşturmalı hayat döngüsü içinde “AN” kavramını ne kadar iyi yaşayabildiğimizi sorgulamak açısından yazıya dökülmüştür.

Ve son olarak “Biz Bu Dünyaya Neden Geldik?” kavramını kendi içimizde sorgulama zamanı gelmedi mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir